top of page

Arden’deki Defter

Öykü Ağtaş

#çocuktayfayaöykü

O defteri kimsenin bulmaması gerekiyordu. Yüzyıllardır kimse bulmamıştı. Anneannemin anneannesinden bu yana kimse bulamamıştı. Ta ki zamanından erken bulan bana kadar. Aslında o beni bulana kadar demeliyim.


Bendeniz Arden. Dalgalı kahverengi saçlarıma ve uzun el parmaklarıma hâkim olamayan beş yaşında bir kız çocuğuyum. Okulların her şeyi erken öğretme aşkı yüzünden okuma yazmayı ilkokul birinci sınıfa başlamadan öğrendim. Ailem, yazı yazmayı öğrendiğimi bir sabah uyandıklarında fark etti. Gözlerindeki şaşkınlık öyle güzeldi ki. “Aferin,” demeleri için sabırla bekledim. Sanırım onlar da ne demeleri gerektiğini bulmak için sabırla bekliyorlardı. Sonunda, 

“Duvarın önünde hep beraber selfie çekelim mi? Instagram'a da koyarsın hem, ne dersin instamom?” diyerek sessizliği bozdum. 


“Benim rujumla duvara ‘BOK LALESİ’ yazan sen misin Arden?” diyebildi benim instamom. Yani anlayacağınız, bir elliden kısa boyum, türlü türlü huyum var. 


Bu olaydan sonra birkaç duvar yazısı vakası daha yaşandı. Bizimkiler ne yapacağını bilemedi. Bazı uzmanların görüşünü aldılar. 


Uzman görüşü: Kendini pedagog, psikolog, oyun terapisti diye tanıtan Instagram hesaplarındaki gönderiler. 


Uzman görüşü almak: Bu gönderileri okumak. 


Sonunda babam, evde yaptığı uzun araştırmalar sonucunda eline geçen bir defteri bana verdi. “Duvarlar yerine buna yazmayı deneyebilirsin Arden’ciğim,” diyerek tatlı bir gülümseme ile defteri masama bıraktı. Kimsenin bulmaması gereken o defter beni böylece bulmuş oldu. 


Her gün deftere birkaç kelime yazıyordum: bal boku, tavşan çişi, osuruktan tayyare, rahvanlı göt… Zamanla cümle yazmaya da başladım. Disiplinli çalışmanın sonuçları işte. “Okulda yangın çıksın. Servisin lastiği patlasın. Öğretmen ishal olsun.” 


O defter artık benim umut defterimdi. Olmasını istediğim şeyleri her gün defterime yazıyordum. Hiçbir şeyin olduğu yoktu tabii. Ne okulda yangın çıktı ne servisin lastiği patladı ne de öğretmen sular seller gibi ishal oldu. Olduysa da biz anlamadık. Üstüne üstlük bana inat gibi okulda etüde kalmaya başladım. Servise son binip ilk inen ben, ilk binen ve son inen oldum. Öğretmen tek bir ders bile hastalanmadığı gibi ders saati arttı.  Hayatım kâbusa dönmüştü.


İnsan, bir kâbusun içinde yaşamaya başlayınca çevresindekileri de o kâbusa bir şekilde dahil ediyor. Okula oyuncak getirme gününde Dora en sevdiği Transformers oyuncağını getirmişti. Bu arada Dora benim en yakın arkadaşım. Kundak kardeşim. Aynı bebek bezine sıçmışlığımız var. O kadar eski ve sağlam bir arkadaşlık bizimkisi. Neyse, öğretmen oyuncak gününde herkesin getirdiği oyuncakları bir kutunun içine koyar, sırayla kutudan bir oyuncak çekeriz ve onunla oynarız. Kendi oyuncağımızı çekersek yeniden çekeriz. Ben de Dora’nın oyuncağını çektim. Transformers'ı ben çektiğim için ben mutluyum, Dora mutlu. Ben göstere göstere oynuyorum, ayağını kaldırıp savaştırmalar, kolunu kaldırıp düşman durdurmalar, nasıl havalıyım. Derken olmaması gereken bir şey oldu. Transformers'ın bacağı elimde, gözüm Dora’da, Dora’nın gözü Transformers'ın kopan bacağında kaldı. Kâbusun tam burasında uyanmak için elimdeki bacakla kendimi dürttüm. Yok, kâbus kaldığı yerden devam ediyordu. Dora’ya yeni öğrendiği kelimeleri cümle içinde kullanma fırsatı çıkmıştı:  “Arden, sen gerçek bir kıskançsın. Bunu benim canımı acıtmak için bilerek yaptın. Hayatımda gördüğüm en gaddar arkadaş sensin!” 


Son cümledeki kelimenin anlamını bilmesem de zoruma gitmişti. O son cümleyi söylemeseydi keşke. Dora cümlelerini bitirdikten sonra ağlamaya başladı. Susmamacasına ağladı hem de!

Günler aynı kâbusun içinde geçmeye devam etti. Dora’nın doğum günü geldi çattı. Doğum günü partisine tüm sınıf davetliydi. Dora, beni davet etmese de ailesi, benim instamom’a söylemişti. Yani ben de davetliydim. Doğum gününden önceki gün umut defterime, “Dora’nın doğum günü harika geçsin. Benimle barışsın,” yazdım. Doğum günü partisinin olacağı sabah gergindim. Partide Dora’nın beni görmezden gelme ihtimali, Transformers'ın kopan bacağıyla karnıma tekmeler atıyormuş gibi hissettiriyordu. Seveceğini düşündüğüm hediyem, yürüdükçe simleri etrafa saçılan elbisem, babam ve instamom’ım partiye gitmek için hazırdık. Sanırım en çok instamom hazırdı, elinde telefonu ile hazırlanmaya başlamadan önce çekim yapmaya başlamıştı bile. 


Ev rengarenk balonlar, kurdeleler, oyuncaklarla süslenmişti. Çok güzel ve eğlenceli duruyordu her şey. Bağıran çocuklar ve gülüşen ebeveynlerin sesleri birbirine karışıyordu. Dora ile göz göze geldim. 


“Hey Arden, şu sihirbazın yaptıklarını izlemelisin, çabuk koş!” dedi. Rahat bir nefes aldım. Deftere yazdıklarım işe yarıyordu demek. Sihirbaz şapkasından çıkardığı kurdeleleri çiçeğe dönüştürdüğünde çılgınca alkışladık. Sıradaki gösteri için bir yardımcıya ihtiyacı olduğunu söyleyerek Dora’yı yanına çağırdı. Dora’ya hediye paketlerinden bir tanesini seçmesini söyledi. Dora, hediye dağına yaklaştı ve yamaçta duran benim hediyemi eline aldı. Sihirbaz, Dora’ya iki elini uzatarak paketi tutmasını, gözlerini kapatıp aklından bu hediyeyi alan arkadaşını düşünmesini söyledi. Ve abrakadabra! Hediye paketi yok olmuştu. Hepimiz şaşkınlıkla etrafımıza bakıyorduk.


Sihirbaz, hediyeyi alan kişiyi de sahneye çağırdı. Uçuşan simlerimle beraber Dora’nın yanında durdum. Ellerimi uzattım. Ve abrakadabra! Elimdeki paket benim aldığım hediye paketi değildi. Sihirbaz da biraz afalladı. Etrafına bakındı. Birkaç deneme daha yaptı. Benim aldığım hediye paketi dışında her paket geldi. Sessizce akmaya başlayan gözyaşlarıma yavaş yavaş artan sesim de eşlik etti. Sihirbazın gülümsemesi, annemin video kaydı dondu. Gösteri böylece bitmek zorunda kaldı. Babam beni sakinleştirdikten sonra sıra pasta kesmeye geldi. Tüm çocuklar pastanın arkasına, Dora’nın iki yanına dizildik. Bense tam olarak Dora’nın yanındaydım. Pastayı üfledikten sonra neşesi yerine gelen Dora’ya sarıldım. Sarılırken gene bir çığlık senfonisi başladı. Yok, bu sefer çığlıklar benden gelmiyordu. Dora ve benim dışımdaki herkesten geliyordu. Dönüp baktığımızda pastanın kremasından beş tane bok böceği çıktığını gördük. Altı, yedi, on sekiz, yirmi altı, elli üç, doksan bir ve yüzlercesi. Balonların, kurdelelerin üstlerini bok böcekleri kaplamıştı. Tüm gözler bana dönmüştü. Hayır hayır insanların değil, bok böceklerinin gözleri bana dönmüştü. Anlamsızca, “Ben bir şey yapmadım. Dora, ben ben…” diye gevelemeye başladım.


Kâbusumun gittikçe büyümesi, yeni olaylar yaratması, yeni insanları da içine çekmesinin verdiği mutsuzlukla kendimi yatağıma attım. Olanları düşünüyordum. Dora ile aramız tamamen bozulmuştu. Yavaşça yatağımdan kalktım. Defterimi elime alıp en başından beri neler yazdığımı okumaya başladım. Son sayfaya geldiğimde bana ait olmayan bir yazı gördüm:

“Merhaba Arden,

Sonunda seninle tanışabildik. Beraber yaptıklarımızı nasıl buldun? Hazırlan, başlıyoruz.”

Bu metni arkadaşlarınla paylaş!

bottom of page