top of page

Okuma Kamarası

This is a Paragraph. Click on "Edit Text" or double click on the text box to start editing the content and make sure to add any relevant details or information that you want to share with your visitors.

Peyman Ünalsın Gökhan

İlk Kesik

Vişne çürüğü duvarda asılı büyük kahverengi çerçeveye dalıyor gözlerim ve dahi aklım. Yazarın, “Bir kitap okudum hayatım değişti,” dediği gibi, bir modern sanat çalışması gördüm ve hafızamın kilitlediği odalarını açmayı başardım.

Her zamanki rutin iş günlerinden birinde, katılmam gereken toplantıyı önemli statüsünden arındırıp ötelemek ve yıllardır adını duyduğum; ama ilgimi çekmeyen Çukurcuma’nın içine gizlenmiş bu eski evden bozma müzeye geliş sebebimde, zihnimde gün yüzüne çıkmayı bekleyen gizlerimin anahtarı asılıymış meğer. Gençlik yıllarımdan bu yana, Joker’in gece kuşandığı palyaço maskesini yüzümden neden çıkartmadığımı şimdi, şu anda, bu çerçevenin karşısında kendime itiraf ediyorum.

Bir kadın kahkahası üst katlardan kopup kulağıma geliyor. Adını bilmediğim kızıl saçlı kadının davetkâr dudakları canlanıyor çerçevenin mat camında. Ondan geriye kalan yegâne görüntü; etli, küçük, gülerken kenarları yukarıya kıvrılan dudaklar. Boynuma sardığı kolları gevşediğinde dudaklarının alı çarşafa yayılıyordu. Ayrık dudaklarına bulaşmış sessiz çığlığı sadece ben duyabiliyordum. Saçlarının yüzüne kattığı ihtiraslı görüntü, acizliğinin gölgesinde soluyordu şimdi. Daha iki saat önce Kumkapı’nın, yağ lekeleriyle kaplı mavi örtüleri, üzerindeki nemli tabakayla midemi bulandıran beyaz tabaklarıyla, birazdan masaya dadanacak çingene çalgıcılar ve çiğ badem satan bezgin seyyarın uğrak yeri sefih lokantalarından birinde buluşmuştuk. Özellikle burayı seçmiştim; bilindik bir sima değildim ve tanıdıkların görmesi mümkün değildi. Bu geceden sonra beni görmeyeceklerdi, kızıl saçlının da farklı âlemlere aktığını fısıldaşacaklardı ara sıra...

Bunca yıldır kimsenin aklını meşgul etmemiştim. Sebep sonuç bağlamına kafa yormadan bilinçdışı akışa terk etmiştim ya kendimi, amacıma ulaşmak tek amelimdi. Konuştuklarımız aklımdan uçup gitmişti. Sahi, konuşmuş muyduk? Yoksa ikimiz de sadece gecenin sonuna mı odaklanmıştık? Sanırım o, terli bedenlerimizi kısa bir süre dinlendirdikten sonra payetli mavi küçük çantasına atacağı paranın kokusuyla çoktan sarhoştu. Ben ise, onlarca yıldır gözlerimin elâsına kapılıp yatağıma giren müstakbel faili meçhulle ilgili plân üzerinde son tekrarları yapıyordum. O üçüncü kadehinden memelerinin arasına akan rakıyı şuh kahkahaları arasında silmeye çalışırken, ben sabırsızca vaktin gelmesini bekliyordum. Saatime baktım. Gece yarısına çeyrek vardı. Elimle havaya “hesap” yazdım. Garson adisyonla yanımda bitti. Lokantayı toparlayıp evine gitmek için can atıyordu belli ki. Ödeme nakitti... Ayağa kalktım. Kızıl saçlı, “Bir dakika” deyip koşa koşa tuvalete gitti. Geldiğinde, gece daha devam edecekmiş gibi rujunu tazelemişti. Gözlerimi dudaklarından alamıyordum; amacımın tetiğine dokunmuştu bilmeden. Bir taksiye atlayıp Bomonti’ye gittik. Ara ara değiştirdiğim küçük dairelerden biri; birkaç parça İskandinav tarzı eşya, halısız zemin, soğuk renkler. Olağan bekâr evi. Siyah keten perdeler, yatak odasının mahremiyetine vurulan damga. Konsolun üzerindeki müzik setine yaklaşıp CD çaların düğmesine basmıştım. Tek CD, tek parça; Killing Me Softly With His Song.

Adalet yakama yapışana kadar değişen evler, başka başka kadınlar, çarşafa bulaşan kırmızı rujlar ve hep aynı şarkı.

Karşımda asılı çerçevenin içinde sanatçının özenle dizdiği ton ton kırmızı ruj lekeli izmaritler, yıllardır sorgulamadığım “ben”e zorla baktırıyor. Bir âşığın dudaklarına değen izmaritler değil, itiraflarımla oluşmuş bir sanat eseri. Onca yıl beni gizliden gizliye izlemiş birinin faili meçhullerimi ele verişi. Ve şimdi anlıyorum, beni suça iten mevzu rujdu. Annem ton ton kırmızı rujları sürünüp sokaklara çıkardı. Asla bunun arkasındaki mevzuyu didiklememiş olmak ve ilk kesiği atmak; en büyük pişmanlığım.

Nazlı Namlı

Açık Kapı

‘En iyisi kapını kilitle,

Yoksa senin için gelir

Gece yarısı geçince’

Minik beyaz kağıdı açıp falını okurken ağzına attığı sakızı ağır ağır çiğneyerek yumuşatmaya çalıştı. Aşk, evlilik, üç vakit, beş vakit falları her zaman alışılagelmiş manilerdi de bu sefer paralel evrenden mesaj gelmişti adeta. Fala inanacak ya da üstüne kafa yoracak biri hiç değildi ama işte bir şeyler dürttü sanki Yıldız’ı, başladı anlam çıkarmaya. Kapı dediği, evin kapısı, apartmanın kapısı, iş yerinin kapısı yok yok hayatın sunduğu mucizevi kapılar ya da araba kapısı mıydı acaba? Onun için kim gelecekti? Dairelerinin zillerine basıp basıp kaçtığı yan apartman komşuları, ücreti ödemeden indiği otobüs şoförü ya da kalbini birazcık yanlışlıkla kırdığı eski aşkları mı?

“Kim gelecek kardeşim!” tribinin ardından bir nefes aldı.

“Bir dakika ya olumlu düşünelim olumlu olsun,” diyerek saçlarını savurdu. İnsan ne düşünürse o gelirdi karşısına elbette. Falını birkaç kez tekrar okudu.  Okunuşu da hoşuna gitmişti. Akıyordu kelimeler, şarkı gibi. Olumsuz düşüncelerini bıraktı hemen. Sakızdan bir balon patlatıp yoluna devam etti. Farkında olmadan beste yapmıştı fala. Mırıldana mırıldana evine kadar geldi.

“Güzel, apartman kapısı açık. Anahtarla uğraşmama gerek yok.” Birkaç merdiven çıkıp asansörün önüne geldi. “Asansör de katta.” Butona basıp dairesinin katında indi. Buraya kadar zaman kazanma konusunda şansı yaver gitse de son noktada bu farklı bir konuya dönüşüyordu. Çünkü evinin kapısı da açıktı. Bir an ürperdi tabii. Dikkatlice evi gezmeye başladı. Her şey yerli yerinde duruyordu, fırından yeni çıkmış kek hariç. Ailesiyle aynı şehirde yaşamıyordu. Anahtar verdiği bir arkadaşı da yoktu. En önemlisi de, ne olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu! Emin olduğu tek şey kapıyı kapatıp çıktığıydı. Kilitleme huyu yoktu ama sorun bu da değildi. Çünkü eve girenin hırsız olmadığı belliydi…

“Eee, o zaman?”

Hayatta hiçbir şey gizli kalmaz, elbet açığa çıkardı. Herkesin hayatında en az bir kez kurduğu bu cümleyi o da ilk kez kekten bir dilim keserken kurdu. Havuçlu, tarçınlı kek, bayılırdı. Ama şekeri biraz az olmuştu. Yine de ikinci dilimi de kesti. Filtre kahvesini koyup salona geçti.

Yaşadığı tuhaflıkları biraz da olsa unutabilmek için bir film açtı. İzlerken uyuyakaldı. Gözünü açtığında hava epey kararmıştı. İlk başta nerede olduğunu anlayamadı. Tam olarak hatırlayamadığı, çok karışık rüyalar görmüştü. Telefonuna uzanıp saatine baktı. Gece yarısını geçmişti. Lambadere uzanıp ışığı açtı.

“Ay!” yerinden çığlıkla ayağa kalktı. Rüyada mıydı, uyanık mıydı ya da hangi gündü hiçbir fikri olmadığı gibi karşısındakinin kim olduğunu da bilmiyordu. Sadece verdiği ilk izlenim tehlikesiz olduğuydu. Nedense korkmadı ama güvenmeli miydi?

“Keki beğendin sanırım, iki dilim yemişsin,” dedi, sesi olgundu.

“Evet, sadece şekeri biraz azdı ama eline sağlık.”

“Artık az şekerli yiyorum… Biraz daha vaktim olsa evi de toparlayacaktım aslında...”

“Evde böyle rahatım ben, aradığım her şeyi de buluyorum,” dedi Yıldız.

“Ben de hâlâ dağınığım ve ben de aradığım her şeyimi bulabiliyorum ama artık birinin beni o şekilde görmesinden biraz utanıyorum.”

“Benim çok da umurumda değil şu an. Bu arada doğrudan sohbete girdiniz hatta evime girdiniz. Nasıl girdiniz? Kusura bakmayın da evimde ne arıyorsunuz? Evime gelip kek yapmanız ya da ne bileyim hiçbir şey yokmuş gibi gelip oturmanız karşımda. Tamam, ben de sohbete girdim sizinle de…” cümleleri devam ettirmekte zorlandı. Korkmuyordu ama tedirgindi. Sinsice sohbetin içine çekildiğini düşündü. İzinsiz evine giren birine de bu kadar normal davranmaya devam edemezdi tabii ki! Uyku sersemliğiyle nasıl davranacağını bilemedi.

“Doğrudan sohbete girdim çünkü artık zaman kaybetmeyi sevmiyorum. Zamanın değerini daha iyi anladığımı düşünüyorum.”

Hazırcevaplığı ve netliği Yıldız’ı yoracaktı anlaşılan. Yıldız’ın bulunduğu ortamda kim üste çıkabilirdi! Ne diyeceğini bilemeden ev sahipliğinin arkasına sığınarak birkaç cümle kurdu. “Kahve yapmıştım, içer misin?” Az önce hesap sorarken, neden yumuşadığını kendi de anlamadı.

“Gördüm mutfakta, teşekkürler. Bir şey içmiyorum bu saatlerde. Bir de Türk kahvesi içiyorum sadece. Daha sağlıklı diyorlar.”

Yıldız tekrar konuya dönmek istedi. “Peki, sorularıma cevap vermedin. Kapı kapalıyken nasıl girdin? Hadi girdin, girdin de çıkarken neden kapıyı açık bıraktın? Ya hırsız girseydi? Şimdi nasıl geldin tekrar? Ya da sen hırsız mısın?”

“Benim gelmek için kapılara ihtiyacım yok. Kapıyı bilerek açık bıraktım. Güçlü, gürültülü ve isyankâr görüntünün altındaki korkuların azalmaya başladı mı görmek istedim. Kapılarla işim yok artık evet, ama kapıyı kilitlemediğin iyi oldu, çünkü ben hhâlâ kilitli yerlerden korkuyorum.” Konuşurken Yıldız’ın gözlerinin içine bakıyordu. Yıldız, onu dinlerken kendini görüyormuş gibi hissediyordu, sanki sesi bile benziyordu ama başkasıydı. Ne demek filtre kahve içmemek! Tüm dalgınlıklarından arınarak ilk başta sorması gereken soruyu sordu: “Sen kimsin?”

“Senim,” dedi gülümseyerek. “Bence o kadar da değişmedim.”

“Yani tip olarak benziyoruz aslında.” Yıldız da ne diyeceğini bilemedi.

“10 yıl sonraki halinim işte, ne kadar değişebilirdim ki. Ama kendimde bir olgunluk hissediyorum. Düşüncelerim, hayata bakış açım evrildi.”

“Sana nasıl inanabilirim?” Yıldız açıklayamayacağı bir şekilde inanmıştı aslında. Sadece bir kanıt istedi, kendini rahatlatmak için.

“Kulağına bir şey söyleyeceğim, bana inanacaksın.”

“Başka biri daha mı var burada, kapılara ihtiyacı olmayan?” Yıldız etrafına bir bakındı, yeni bir senaryoya da açıktı kapısı.

Gülümsedi. “Yok hayır. Sadece bu konuda o kadar tedirginsin ki günlüğüne bile yazmıyorsun biri görür diye. Anksiyetenin sen de farkındasın,” diyerek Yıldız’ın kulağına yanaştı. Yıldız umursamazmış gibi görünse de meraklıydı ve duyduklarına inanamadı.

“Sen, bensin,” diyebildi şaşkınlıkla.

“Neden ilk gördüğünde anlamadın? Çok mu değişmişim? Dur bir kendime bakayım.” Etrafa bakınıp kitaplığın yanındaki boy aynasına yöneldi Yıldız’ın 10 yıl sonraki hali. Üstüne başına bakıp, “Aslında ben de seni çağırabilirmişim. 10 yıl önceki halim gelip benimle bir konuşsa diye.” Kahkaha attı.

Yıldız ileride daha konuşkan ve güleç olacağını gördü. O an o kadar sevimli gelmedi. Konuşulanlara daldığı için asıl merak ettiği şeylerden kopuyordu ara ara. Biraz daha açıklama istedi: “Gelecekten mi geldin? Ne oluyor?”

“Sen çağırdın beni işte!” Aynadan ayrılıp koltuğa oturdu tekrar. “Son zamanlarda sürekli sonraki yıllarını düşünüyorsun. İş planları yapıyorsun, ailenle iletişimini gözden geçiriyorsun, bazen arkadaşlarınla daha çok kavga ediyorsun ve hepsinin sonunda ne olacağını merak ediyorsun. Gelecek diye bir şey yok. Her şey zihninde, şu anda. İnandığın her şeyi yaşayabilirsin.”

“Falımda sen mi çıktın yani?” Yıldız hangi noktaya değineceğini şaşırdı.

“Evet, sen çıktın yani,” diye cevap verdi gülerek. Yıldız yaş aldıkça daha çok kahkaha atan bir kadın olmaya şu an hazır değildi. Şimdi daha cooldu sanki.

“Ben fala inanmıyorum ki!”

“Artık inanıyorsun.”

Evet, inanıyordu. İçten içe o da kabul etti. Yıldız, farkında olmadan derin bir sohbetin içinde buldu kendini. İş hayatı, aile, aşk, arkadaşlar derken bazı konularda hemfikir oldukları, bazılarında ise keskin çizgilerle ayrıldıkları muhabbet çok keyifliydi. Bitsin istemedi.

“Tekrar gelecek misin?”

“Bunun cevabı sende.”

“Gel!”

“Kendini biraz daha rahat, içinde yaşadıklarını dışarıya çok da filtrelemeden yansıtmış görmek seni rahatlattı değil mi? Zamanla kendi yolunu kendi tarzına göre çizmen gerektiğini özümseyeceksin.”

“Belki.”

“Bak ihtimallere açık kapı bırakmaya başladı. Güzel.”

Yıldız yüzünü biraz kırışmış buldu ama kendini üzmek için bir şey söylemedi. Bunu daha sonra kendine itiraf edecekti. Giyimi de sanki pek iyi değildi.

“Şimdi gidiyorum,” diyerek ayağa kalktı Yıldız’ın 10 yıl sonraki hali. “Bu arada çevrendeki insanları değiştirmeye çalışma. Kendi özüne odaklan sadece, kendini geliştir. Onlar sen değilsin, bırak kendi yollarını kendileri çizsin.”

“Tamam.”

“Bir de, biraz daha güzel giyinir misin?”

Bu biraz kalp kırıcı olmuştu. Yıldız da kurabilirdi bu cümleyi ama sonraya saklamıştı. Kendisini eleştirmeyi ertelememeli miydi?

Gitti. Aniden kayboldu. Yıldız odada tekrar yalnızdı. Sabah olmak üzereydi. Battaniyeyi başına kadar çekti. Uyudu.

Gözde Taşgetiren

Alacakaranlık

Gündüz Hanım, mutfaktaki dev bakır kazanın başında, beline sardığı emektar deniz kabuğu desenli önlüğüyle duruyordu. Aslında durmak pek doğru kelime değildi; son bir haftadır bacakları pelteleşmiş, ayak parmaklarının arası ince, şeffaf bir zarla kaplanmıştı. Yürürken çıkan o hafif ıslak ses, mutfaktaki kayısı fokurtusuna garip bir ritim katıyordu.

"Ahretliğim, kepçeyi çok hızlı vurma, kayısıları incitme," dedi mutfak kapısında beliren Yıldız. Elinde kasaba pazarından aldığı taze ekmekler vardı ama bakışları dostunun bacaklarındaki o gümüş parıltıya takılıp kalmıştı.

Gündüz gülümsedi. Dudakları kurumuş, tırnak diplerinden yukarı doğru minik, mermer beyazı pullar tırmanmaya başlamıştı. "İncitmem Yıldız, merak etme. Bu son kazan. Gün bitiyor. Bahçeden topladığım o güneş yüzlü kayısılar, benim son şarkımı söyleyecekler."

Yıldız kavanozları rafa dizerken Gündüz durdu. Çekmeceyi açtı, sedef tarağı aldı. Sandalyeye oturdu ve saçını hızla çözdü. Tarak saçın içinden geçtikçe, o yosun ve tuz kokulu gece geri geldi: fırtına, kayalara sıkışmış bedeni ve Yıldız'ın sanki yıllardır biliyormuş gibi, hiç düşünmeden eğilip onu çekişi. Tarağın dişleri takıldı, çekti, bıraktı, tekrar çekti. Sonra saçını ortadan ayırdı ve örmeye başladı; sıkı değil, gevşek değil, çözülmeyecek olandan. Parmaklarının arasında bir şey vardı. Kaymıyordu. Direniyordu. Durdu. Ne olduğuna bakmadı. O teli diğerlerinin arasına gömdü, örmeyi bitirdi, düğümü attı. Ensesine serin bir şey değdi. Arkasını dönmedi.

Kırk yıl olmuştu. Yıldız onu eve taşımış, ona yürümeyi, ki Gündüz hep bu iki çubukla dengede durmak, akıntıya karşı yüzmekten zor, derdi, elbise giymeyi ve en önemlisi reçel kaynatmayı öğretmişti. Gündüz'ün reçelleri kasabada ünlüydü çünkü içine ne şeker koyardı ne de tarçın; sadece denizin o derin, hüzünlü tuzuyla kayısıyı harmanlardı.

"Hadi Yıldız, gel," dedi Gündüz, sesi boğuklaşarak. "Gel, kendi kavanozlarını al artık. Bunlar senin payın. Şarkılarım bitti, sesim tuzlanıyor."

Tezgâhın üzerinde yedi kavanoz duruyordu. Kehribar rengi değil, ay ışığı rengi. Şeffaf, içinde küçük yıldızların yüzdüğü bir sıvı. Yıldız titreyen elleriyle birine dokundu. Sıcaktı. Ama bu ocak sıcağı değil, bir canlının vücut ısısıydı.

"Gündüz," dedi, hıçkırığını bastırarak. "Bunlar senin sesin mi?"

Gündüz yavaşça döndü. Yüzü artık suyun altındaki bir heykel gibi pürüzsüz ve soluktu. Gözlerinin içinden geçen o tek elektrik mavisi ışık, mutfağın duvarlarında çaktı. Bacakları artık tamamen birleşmiş, muazzam bir gümüş kuyruk olmuştu, mermer zemine sertçe çarptı.

"Bunlar senin sessizliğin Yıldız," diye fısıldadı. "Kırk yıl boyunca benim için sakladığın o büyük sırrın bedeli. Onları saklama. Rafa diz ki, denizden gelenler evini tanısın."

Yıldız ürperdi. "Kim gelir Gündüz?"

Gündüz cevap vermedi. Sadece işaret parmağını dudaklarına götürdü. "Al kavanozlarını," dedi son bir gayretle. "Ve sakın ardına bakma. Deniz, verdiğini geri alırken kimsenin yüzüne bakmaz."

Kıyıya vardıklarında dalgalar kıyıya değil, doğrudan Gündüz'e doğru koşuyordu. Gündüz suya girmeden önce durdu, Yıldız'a döndü. "En iyisi kapını kilitle," dedi, sesi artık hem kendisinin hem denizin sesiydi. "Yoksa senin için gelir, gece yarısını geçince."

Yıldız onu sulara bıraktığında, Gündüz bir balık gibi değil, bir ışık süzmesi gibi derinlere ilerledi. Geri dönüyordu. Yıldız baktı. Bakmaması gerektiğini biliyordu ama baktı. Gündüz suya girmeden önce durdu. Yıldız'a dönmedi. Sadece ilerledi. Sonra biraz daha. Sonra durdu. Döndü. Yüzünde ne hüzün vardı ne sevinç. Sadece bir kabulleniş.

Sonra gitti.

Yıldız kapıyı yedi kez kilitledi. Sessizliğe alışmak için kendine en koyusundan, en acısından bir Türk kahvesi yaptı. Sepetteki kavanozlara baktı. Uzun süre baktı. Sonra Yıldız oturdu, kahvesinden acı bir yudum aldı. İlk kavanozu önüne çekti ve ellerine alıp ona sıkıca sarıldı.

Esma Akalın

İlan Panosu

İlan panosunda kendi fotoğrafının yanına benimkini de asmıştı. İkimizi öyle yan yana, zoraki sırıtırken görünce içim ürperdi. Evlilik cüzdanına yapışık iki kafa kâğıdından birinin benimki olamayacağını bir kez daha anladım. Neyse ki o gemi çoktan kalkmıştı. Daha doğrusu biz o gemiye binemeden ruhlar alemine göçmüştük. Ölüm gibi bi şey olmuştu, ikimiz de ölmüştük. Bu, birlikte 2 oda 1 salon bir tabuta girmekten daha iyiydi benim için. Şimdi en azından kişisel alanım vardı: Kendine ait bir mezar. Bu da yazmak için artık tek ihtiyacım olan şeydi. Diğer şart, yani para, burası için olsa olsa ölü yatırım olurdu.

Tamam, tamam. Şakaları bi kenara bırakalım. İlan panosunda resmimizin olma sebebi… Hah. Öbür dünyaya göç işlemleri tamamlanan kişilerin duyurusu buradan yapılıyormuş. Cihan benden birkaç gün önce geldiği için konuya hakimdi. Ben dünyada, komada yatarken onun belgeleri çoktan hazırdı. Benim gelişim kesinleştiğinde de, tıpkı nikâh işlemlerimizi yaparken olduğu gibi, kolumdan tutup beni o odadan bu salona götürmüş, en son girişte çektirdiğim resmi dikkatlice “Yeni Gelenler” panosuna iliştirmişti.

Neden böyle bir şey yaptığımızı anlamamıştım, ama sanırım bir grup mevta yakınlarının ölüm haberini almak için bu panoya bakıyor, sonra kafa dengi bir tanıdık varsa onu arayıp bulabiliyormuş. Cehennemde bile rahat yok yani bize?! Cihan bu dediğime sinirlendi. Cehennem diye bi yer yokmuş, burası herkesin barış içinde yaşadığı kapsayıcı bir platformmuş, ama bazıları hala cehennem lafını duyduğunda tetikleniyormuş. Nasıl yani, diyorum. Boşver işte politik olarak doğru değil öyle konuşmak, diyor. Kulaklarıma inanamıyorum, çünkü bu adam, benim 7 senelik nişanlım, canlıyken duyarsızın tekiydi. Böyle çark edeceğini bilsem daha erken öldürürdüm onu.

İlan panosunun önündeydik hâlâ. İkimize de ayrı yaşam alanları tahsis edilmişti ama dilersek ortak bir yere geçebilecektik. Cihan bunu istiyordu, zaten o “talihsiz kaza” olmasa evlenmeyecek miydik? Bense yeni bir ölüme tek başıma başlamak için o kadar heyecanlıydım ki! Biraz zaman verelim birbirimize, bu yeni duruma alışana kadar bi bakalım, dedim. İnanır mısınız, Cihan bunu da anlayışla karşıladı! Benim kıskanç, öküz, bencil sevgilim bana “sen nasıl istersen” dedi. Ben gelene kadar 3 gün boyunca ortalıkta Huri arayıp durduğundan emin olduğum adam, bi medenileşmiş ölünce. Biliyor mu acaba? Yani kazayı… Kaza olmadığını… Evet, evet! Ve kesin korkuyor. Şu durumda ölümden olamayacağına göre, benden korkuyor. İşte şimdi yaşadın kızım!

Esma Akalın

O Akşam

O akşam hiçbirimizde tık yoktu. Çıt kırılıyor, pıt dökülüyor, hık mık geveliyorduk. Karşılıklı oturmuş halının desenlerini inceliyorduk, diyeceğim ama evde halı da yoktu ki. Bizimkinin minimalizm sevdası, suçlu bakışlarımızı da halıyla birlikte sarıp depoya kaldırmıştı. Eyvah! Bizim bakışlar, bu yıl soluğu annemlerin yazlıkta alacaktı demek! Suçlar sorun değil, annem alışıktır, 68 kuşağı ne de olsa, ama suçluyken nasıl baktığımızı bilmesini hiç istemem. Ondan saklayabildiğimi düşündüğüm her şeyin ortaya çıkması demek olur bu.

Şimdi ablam karşımda görünmez bir yumağı avcunda der top ederken, onun beceriksizliği yine benim içime su serpiyor. Gamsız olan, günahını en iyi saklayan olarak kendi kendimi şımartıyorum. 50 yaşına geldim, hâlâ övündüğüm şeye bak. Olsun, yine de ablamın yumağından iyidir!

Erkek kardeşimiz, annemin diğer eşinden olma oğlu, köşede ayakta durmuş. Öyle toy ki, üzülüyorum ona. Ona ablalık edemediğimize… Ona bir halının hiç düşünemeyeceği ilginçliklerini keşfetme fırsatı bile vermediğimize… Telefonunu çıkarsa ayıp olur, çıkarmıyor. “Şu yeni kuşak” zırvalıklarımızdan da bıktı, hele şimdi hiç çekemez. Gözlerini yaslandığı kapı kirişinin köşesine dikmiş duruyor, galiba küçük bir örümceğin salınışını izliyor. Tüh, temizliğe falan kafa kalmadı tabii.

Haluk, solumda. Bir eli omzumda. Elinin ağırlığı altında ezilmediğim nadir insanlardan. Bir türlü evlenmediğim, ahretlik partnerim. Hahah! Ablam böyle dememe de kızıyor; evlenmemiş olmamıza, konu komşunun ağzına laf vermemize kızdığı gibi. Aslında ikimiz de hiç öyle modern insanlar değiliz, hatta utanıyoruz, bazen evliyiz diyoruz başkalarına. Ama işte, fırsat olmadı bi türlü. Gerek de olmadı galiba. Hem ablamı nasıl bıraksaydım bu evde yalnız başına?

Mutfaktaki otomatik çay makinesi robotik sesiyle ötüyor: “Çay demlendi.” Hepimiz aynı anda doğruluyoruz, hepimiz nihayet bir şey yapma mecburiyetinin verdiği rahatlamayla makineye doğru koşmak istiyoruz. Ama hevesli görünemeyiz. Haluk, elinin konumundan aldığı güce dayanarak beni aşağı bastırıyor, erkek kardeşimi de bir göz işaretiyle peşine takıp mutfağa seğirtiyor. Ablam kılını kıpırdatmadan ve öylesine, ay sen misafirsin Haluk, diyor. Ayfer yapardı, diye ekliyor.

Cevap vermeye kimsenin gerek duymadığı bu sözler hızlıca mutfak tıngırtılarına karışıyor. Bir dakika sonra artık hepimiz koltuktayız. Ablamın elindeki yumağın, özlenen halı desenlerinin, ağ bağlamış köşelerin yerini çay bardakları aldı. Ne iyi oldu!

İnce bellilerden hızla eksilen çaylarımız kısa sürede yeni bir iş gücü ihtiyacı doğuruyor. Bu görevi de üstlenen Haluk, yüzünü elindeki demliğin arkasına olabildiğince saklayarak sorduğunda bize tanınan sürenin sonuna geliyoruz.

-İnmişler mi uçaktan?

Ablama bakıyor, biz de ablama bakıyoruz. Telefon görüşmelerini hep ben yaptım oysa. O yüzden şimdi kabağın başıma patlama vakti.

-İnmişler mi? Ayfer? Hani tek gelecek demiştin? Hiç çekemem valla bi de çoluk çocuk. Ara söyle, evde yer yok de, turistlik yapmaya geliyorlarsa otel tutsunlar.

Ablam üstünü hırçınlıkla örttüğü bir heyecanla söylüyor bunları. İçimde bir şefkat kabarıyor ona karşı. Ama onun bana göstermemeye inat ettiği bu hissi gördüğümü belli etmek, bana eziyet etmesine rağmen onu rahatlatmak içimden gelmiyor hiç. Avcundaki Ajda bardağı sıkan parmaklarına gözümü dikiyorum, gerekirse müdahale etmeye hazırım.

-Aman abla, anlattım ya. Şimdi tek gelecek, haftaya çocuğun tatili varmış. Kalışı uzarsa, yani duruma göre, hem sen de istersen aldıracak onu da.

Haluk devreye giriyor.

-Almanların zaten yatılı kalma adetleri yoktur, yani gelseler bile otelde falan kalırlar herhalde.

Aynur, ablam, parlıyor birden. “Nereden Alman oluyormuş!” Çayını tazeleyeyim, diyerek son anda kurtarıyorum Ajda’yı elinden. Bir kaza çıkmadan çay faslını sonlandırmalı.

Uğur’u geçen gün mutfakta haşladığım köşede bir iki saniye soluklanıyorum. Anneme söyleyecek miyiz abla, dediğinde günlerdir içimde bir kara deliğe dönüşen o konuyu dile getirdiği için mi yoksa içten içe zaten anneme söylemiş olduğunu düşündüğüm için mi patlayıvermiştim ona, bilmiyorum. Ama yok, söylemiş olsa annem duramazdı. Bu yaşananların yıllar önce kendi başının altından çıktığına aldırış etmeden, ilk uçakla ya bu buluşmayı engellemeye ya da yaşlı gözlerle izlemeye gelirdi. Haksızlık ettim çocuğa. Ama hiç gönül alacak halim yok. Hem sırası mı şimdi? Saate bakıyorum, buçuğa geliyor.

Ding dong.

Yerimde kaskatıyım. Halbuki mutfaktan çıkmak, önce salona geçip ablamla göz göze gelmek, herkesin duruşunun değişmesini izlemek, havada gerilen tüm duyguları sünger gibi içime çekmek ve kapıya gitmek gerek. Derin bir nefes alıyorum, kapıya gitmek hariç tüm görevlerimi yerine getiriyorum. Uğur kapıya doğru meylederken soran gözlerle Aynur’a bakıyor ama gözleri ablamınkilerle bir türlü buluşamıyor.

Ding dong.

Küçük kardeşimiz aradığı tepkiyi benden alır almaz aceleyle çıkıyor salondan. Zil üçüncü kez çalmadan açma sözü verdi kendine içinden. Başardı da. Ablam, Haluk ve ben kulaklarımızı koridorun diğer ucuna attık olta gibi, bekliyoruz. Aksanlı bir “merhhaba”, aksansız bir “meraba”, aksanlı bir “come in”, aksanlı bir “teşekkkürlerr”.

Birkaç hafta önce hayatımıza girmeye karar veren yeğenim kapıda, gözüm ablamda. İçinde 35 yıllık hiç yaşanmamış bir annelik olduğunu hep biliyordum ama şimdi görüyorum da. Koltuktan destek alarak kalkıyor, elindeki hayali yumak yere düşüyor. Kulaklarımız koridordaki adımlarla birlikte bize dönüyor, ucunda genç bir kadınla. Yazık, bir bana bir Aynur’a bakıyor, çaresiz bir sırıtışla. Çok az Türkçe biliyor. “Ben Ayfer, bu da ablam Aynur.” dediğimde anlayabiliyor. Kendi adını söyleyebiliyor. Anna.

Geniş, halısız salonumuzda hepimiz ayaktayız. Hiçbirimizde tık yok, diye düşünecektim yine ki ablam düşüveriyor, titreyerek. Aylar sonra ilk atağı bu. Benle Haluk ne yapmamız gerektiğini biliyoruz, epilepsiyle mesaimiz çok. Bir yanım bu krizi bir kurtarıcı gibi algılıyor ister istemez. Okuldan eve apar topar götürüldüğüm günler geliyor aklıma. Diğer yanım Uğur’la Anna’nın şokunu gidermek istiyor, dilim dönerse belki İngilizce birkaç cümle söyleyeceğim. Hay Allah, kıza da ayıp oldu.

Ergün Demirsoy

Sudan Çıkmış Balıklar

Onlar da okulun diğer tüm sınıfları gibi ‘okulun en haşarı’ sınıfıydı. Kimi damdan düşmüş, kimi sudan çıkmış, kimisi dağları aşıp gelmiş, kimisi de karadan kaçmıştı.

Dinozorlar dünyayı terk etmiş, karalar birbirlerinden ayrılmış, sular yükselmiş, zavallı Plüton gezegenlikten çıkartılmış, dünya dönmüş, yıllar geçmiş, mevsimler birbirlerini kovalamış, onlar bir araya gelmişti.

Günlerden bir gün, yine bir ders günüydü. Hepsi daha zil çalmadan toplanmıştı sınıfa. Birisinin hayat eteğinden çekiştiriyordu. Bir süredir okuldan uzak kalmıştı. O günse heyecanlıydı, günler sonra buluşacaklar diye. Bir diğerininse yol gözünü dağlıyordu. Yola gidecekti. Uzaklara. Bir süre arkadaşlarını göremeyeceği için hüzünlüydü. Telaşla, özlemle, sevinçle sohbet ediyorlardı ki okul idaresinden bir yetkili geldi. Merak, heyecan ve korku birer birer çıktı saklandıkları yerden. Hepsi dikkat kesildi idareciye.

Öğretmenleri yokmuş o gün için. Gelemeyecekmiş.

Biri düşünmüş, kesin hastalandı. Nane limon kaynatırken, cezve kırılmış. Ara, tara, bak, karıştır, yedeğini bulamamış. Ne yapsın diye düşünürken, aramış cadı arkadaşlarından birini. Atlamış gelmiş süpürgesine. Almış götürmüş onu kendi evine. Kazanda kaynatmış ilacını. Biraz da hatmi çiçeği katmış. Şifalı çayı içince öğretmen, uyuyakalmış cadının salonundaki hamakta.

Diğeri hislenmiş, kesin taşındı Mars’a. Sıkılmış buralardan. Atlamış ilk mekiğe. Gezegeni, uydusu, yıldızı. Dolana dolana varmış Mars’a. Gitmiş gitmiş ama o saçları nasıl sığdırmış kaska.

Öteki iç geçirmiş, kesin yemek yaparken tuz bitti. Komşuya tuz almaya giderken açık kapıdan kedisi kaçtı. Kediyi yolda köpek kovaladı. Köpeği bir araba kornası korkuttu. Kornayı çalan sürücü, bizim öğretmenin ilkokuldan arkadaşı çıktı. İlkokuldan arkadaşı ile okula ilk başladıkları günü konuşurken vapurun düdüğünü duydu. Vapura baktığında kedisini gördü kaptan köşkünde. Kaptana el etti gemiyi kaldırmasın diye. Gitti, yetişti, tuttu getirdi kediyi. Kedi tabii, koş koş açıkmış. Onu doyur, yemeği pişir. Yetişemedi tabii okula.

Beriki oflamış, kesin rüzgarı kaçırdı, yürütemedi gemisini. İçi dolsa da şişiremedi kendi yelkenini.

Öbürü gülmüş kendi kendine. Belki de bugün canı gelmek istememiştir. İnsan her an her şeyi yapmayı istemez ya.

İdareci konuşmuş tekrar. Derse nöbetçi öğretmen girecekmiş.

Hepsi haylaz ya hesapta. Süt dökmüş kediye dönmüşler yeni öğretmeni görünce. Nöbetçi öğretmen de onlarla aynı dersi çalışmış. Konuşmuşlar diz dize.

Akşam olmuş, ders bitmiş. Gökten üç elma düşmüş. Birini bölmüşler ikiye. Yarım elma nöbetçi öğretmene, yarım elma da yola gidecek arkadaşlarına. Acıkırsa yolda yesin.

Diğer iki elmayı saklamışlar. Haftaya hep beraber yerler diye.

Aslı Tohumcu&Suzan Demir

Okuma Atlası

Karadankaçan Akademi’de yıllardır iyi metinlerin kapısını aralayıp, o kapıdan birlikte geçip metnin içine girerek “Bu metin nasıl kurulmuş?” diye bakıyoruz. Sonra aynı cesaretle kendi cümlelerimizi kuruyoruz. Birlikte okuyor, birlikte şaşırıyor, tartışıyoruz. Okumanın tek yönlü bir etkinlik olmadığını, okurun da metnin ortağı olduğunu hep hatırlıyoruz.

Karadankaçan Akademi'deki altı yıllık bu birikimi, bu uzun ve canlı süreci "Hikaye Fabrikası" adlı kitapta kağıda döktük. Amacımız, okuma serüveninizi nitelikli örneklerle canlandırmak; bir metni ayakta tutan temel ögeleri görünür kılmak ve ardından yaratıcı yazma çalışmalarıyla yazma becerilerine alan açmaktı. Bu yüzden sayfalarda yalnızca “bilgi” yok; davet var, sorular var: Bir yazar neden tam da o kelimeyi seçmiş? Bir betimleme, zihninizde nasıl bir sahne kuruyor? Bir anlatıcı, hikâyenin kalbini nasıl değiştiriyor?

Bu kitabı bir ders kitabı gibi “bitirilecek” bir şey olarak değil, sürekli geri dönülecek bir çalışma masası gibi düşündük. Kitaptaki alıştırmalar; tekil bir yazma şeklinin değil sizin sesinizin peşinde. Kimi zaman küçük bir ayrıntının peşinden giderek, kimi zaman bir cümleyi değiştirerek, kimi zaman da bir karakteri bambaşka bir mekâna taşıyarak…

Dileriz bu kitabı okur ve yazmanın yalnızca “yazmak” değil, hayal etmek, düşünmek, denemek, vazgeçip yeniden başlamak olduğunu hissederseniz. Bu sayfada, "Hikaye Fabrikası"nda alıntılarla ele aldığımız, bu süreçte bize eşlik eden birçok harika kitabın listesini bulacaksınız.

Okuma Atlasına buradan erişebilirsiniz.

Yeni yazılar ve atölyelerden haberdar olmak için hemen kayıt ol!

Güverteye Hoş Geldiniz!

karadankacan-akademi
  • karadankacanakademi-instagram
  • karadankacanakademi-facebook
  • karadankacanakademi-x
bottom of page