
Heris
Yeşim Alpaydın
#yetişkintayfayaöykü
Çırılçıplaktı artık toprak. Kilometreler boyunca uzanan boş bir yatak gibi serilmişti. Bir zamanlar taşıdığı ağırlığın izi hâlâ sızlıyordu.
İnsanlıktan bile eskiydi bu nehir oysa. Ve garip bir şekilde insana çok benzerdi; özellikle sağ ayağ ına. Sanki tanrılar yeryüzüne ilk adımlarını burada atmış, toprağı ilk kez burada çiğnemişti. Karanlık ormanın bittiği yerde başlardı. Hayat, onun yanına varabilmek için her an yeniden doğuyor gibiydi. Kıyısında ya da sularında gezinen ne varsa sonsuz bir bereketle yıkanırdı. Adı Heris’ti.
Bu sularda yıllar evvel karnını doyuran son balıkçıl, uzak denizlerde geçirdiği birkaç mevsimin ardından artık yaşlanmıştı. Ömrünü yuvası bildiği yerde tamamlamak istiyor, geri dönmeye karar verdiğinde her şeyden habersiz uçuyordu. Çok geçmeden gerçekle yüzleşti. Suyu berrak, varacağı denize coşkuyla akan Heris yerinde yoktu. Çırılçıplaktı artık toprak, bir evi de yoktu.
Kime sorabilirdi? Mutlaka bir sebebi olmalıydı. Nehrin doğduğu yere, karanlık ormanın derinliklerine doğru yol aldı. Orman, Heris’in gidişiyle iyice kararıp yas tutan dev bir gölgeye dönüşmüştü. Balıkçıl beyhude çırptı kanatlarını bu kapkara gölgenin içinde. Kimse onu fark etmiyor, sesini duymuyordu. Dev ağaçlar, balıkçılın çırpınışlarını daha uzaklara varamadan yutuyor, dallarının arasında boğuyordu.
Günler sonra, ormanda ona geri dönen, sahibi belirsiz sesi duyduğunda neredeyse vazgeçip kaderine teslim olmak üzereydi. Kim bilir, belki çaresizliğine dayanamayan dağ kımıldamış, belki de rüzgâr fısıldamıştı. Duyduğu ses ona şunu anlattı: “Biz sadece şahidiz. Her gün bizi yakıp kavuran ama dokunamadığımız bir gerçeğe.”
Balıkçıl, ormandan çıkıp başını yukarı kaldırdı. Gökyüzüne, her zamankinden daha parlak ve daha yakıcı duran güneşe baktı. Belki de hesap sorulacak olan burada değil, oradaydı. Hayatının son ve en zor uçuşu güneşi takip etmekle başladı. Ne var ki bu yorgun kuş, havada asılı duran küçük bir zerreden ibaretti. Güneşin onu fark etmesi mümkün değildi. Ama pes etmedi. Kendi takati tükenirken, güneşin de en yorgun düştüğü gün batımındaki kızıla sığındı ve sesini duyurdu: “Söylesene, Heris’e ne oldu?”
“Niyetim onu öldürmek değildi,” dedi Güneş. “Ama bir gece herkes ve her şey uykudayken ipek sesiyle uyandırdı beni. ‘Sıkıldım,’ dedi, ‘yeryüzünden, bu ağır gövdeden. Sana ne versem beni bir kuş gibi özgür kılarsın? Ya da yıldızlar gibi… Artık burada olmak istemiyorum, hiç göremediğim güzellikleri seyretmek istiyorum senin yanından.’”
“Benden onu yok etmemi istedi, başta kabul etmedim elbette. Ve sordum: ‘Emin misin?’ Cevap gelmeyince yine sordum: ‘Karşılığında ne vereceksin?’”
Heris, “Bir şeyim yok ki,” dedi. “Bir nehirim ben sadece, suyumdan başka canım yok. Ama sana tüm varlığımı veririm. Beni özgür bıraktığında… geride kalan izlere bakan herkes senin ne kadar kudretli olduğunu hatırlar. Hiç sönmeyen bir ateşin geçilmeyen izi… Güneşin yeryüzündeki mührü.”
Akşam çöktüğünde ve hava bir balıkçılın ömrünü tamamlamasına yetecek kadar soğuduğunda, kuş başını yeniden göğe kaldırdı. Puslu ışıkların arasında, Heris’in sağ ayak izine benzeyen kıvrımlarını gördü. Bazı yıldızlar, nehrin eski büklümleri gibi dizilmişti. Heris artık akmıyordu ama gökyüzüne çakılı kalmış bir ışık nehri olup üstünde süzülüyordu.
Görünen o ki nehir artık özgür, balıkçıl yuvaya dönmeye hazırdı.
