
Hikmet Dayı
Aslı Konaç
#çocuktayfayaöykü
O yaz, annemle babama artık büyüdüğümü, onlar olmadan da anneannemin yanında kalabileceğimi söyledim. Anneannem dünden razıydı; annemle babam da bütün yaz apartman dairesinde kapalı kalmamı istemediklerinden tamam dediler. Anneannemde kalmaya bayılırdım. Anneannem zaten şeker gibi kadındı, hem bana diğer büyükler gibi davranmaz, her sorduğuma cevap verir, beni ciddiye alırdı. Sohbetlerimiz çok hoşuma giderdi. Ayrıca çiçekler ve meyve ağaçlarıyla dolu çok güzel bir bahçesi vardı ve bahçesine gelen hiçbir kediyi geri çevirmediğinden, kedi nüfusu oldukça kalabalıktı. Sonra bahçeden geçince denize ulaşıverirdiniz; kumsal değildi, kayalık bir denizdi ama çok temizdi ve anneannem her istediğimde beni oraya götürür, ben yüzerken ayaklarını suya sokup gazetesini ya da kitabını okurdu. Yani anneannemle kalmanın sevilecek yanı çoktu. Hem bu yaz, tatil öyle hemencecik bitmeyecekti. İstediğim kadar kalabilirdim. Annemle babam anneannemi yormamdan endişe ediyordu ama anneannem böyle düşündükleri için ikisini de azarladı. Bahçedeki işlerine ve kedileri beslemesine yardımcı olacak, üstelik ona arkadaşlık da edecektim. Yormak da ne demekti, onun için de güzel bir tatil olacaktı bu. Hem benim sayemde günde üç kez gelip dedikodu yapmaya çalışan sıkıcı komşularına “torunumla denize gidiyoruz”, “torunumla şunu yapıyoruz, bunu yapıyoruz” diyebilecek, durmadan bahaneler uydurmak zorunda kalmayacak, kafasını dinleyecekti. Anneannemin geçimsiz ya da aksi biri olduğunu sanmayın, sadece dedikodudan hoşlanmazdı, o kadar.
Anlayacağınız, o yaz harika geçeceğe benziyordu. Fakat tatil başlayalı daha birkaç gün olmuştu ki, bir adam dikkatimi çekti. Birkaç gün hiçbir şey demeden bir dedektif titizliğiyle onu izledikten sonra, her gün aynı saatte gelip anneannemin ön verandasından, henüz açmamış yaseminler topladığını fark ettim. Suratı aşırı derecede asıktı ve kambur duruyor, ayaklarını yerden kaldırmadan yürüyordu. Saçı sakalı birbirine karışmıştı ve üstü başı pek bakımsızdı. Düğmelerinin yarısı iliklenmemiş gömleği, üzerine birkaç beden büyük gelen pantolonu ve eski püskü sandaletleriyle, dünyanın tüm ağırlığını o taşıyormuş gibi ayaklarını sürüye sürüye geliyor, elindeki kocaman tas dolana dek yasemin topluyordu. Yoldan geçerken ona seslenenlere sadece homurtularla veya elini kaldırarak karşılık veriyordu, konuştuğunu hiç duymamıştım. Korkunç gelmişti bu adam bana. Birkaç gün aynı saatte, araladığım perdenin ardından onu gizlice izledikten sonra, dayanamayıp anneanneme sordum: “Nene, kimdir ama bu adam? Hem neçin bizim yaseminlerimizi toplar?”
Anneannem, “Tanımadın nenem? Hikmet Dayı’ndır, bizim gomuşu. Bırak toplasın, haberim da, iznim da vardır. Bütün mahalle da toplayıp dizse o yaseminin bereketi bitmez zaten,” diye karşılık verdi.
Anneannemin yasemini gerçekten de pek bereketliydi. Kendimi bildim bileli oradaydı ve her sene mis gibi çiçekler açardı. Vaktinde, yani çiçekleri henüz açmadan yetişirse bazen anneannem de biraz yasemin toplar, özenle ipe dizerdi. İpe dizilen yaseminler bir süre sonra açar, elinizde hem güzeller güzeli hem de mis gibi kokan çiçekten bir halkaya dönüşüverirdi. Anneannem dizdiği yaseminleri oturduğumuz odanın duvarına asardı, ben de gidip gidip koklardım. Bir süre sonra yaseminleri daha uzun bir ipe dizmeye başladı. “Boynuna asayım da doya doya tütülen,” diyerek çiçekten kolyeyi boynuma asardı. Nasıl da hoşuma giderdi!
Yasemin dizeceği akşamlarda, anneannemin önce Hikmet Dayı’nın gelip istediği kadarını toplamasını beklediğini fark etmiştim. “Rahatsız olmasın, çekinmesin adamcağız,” derdi.
Deniz kenarında ya da arka bahçede değil, evde olduğumuz zamanlarda dayanamayıp perdeyi aralar, ön verandadaki yasemini ziyarete gelen Hikmet Dayı’yı izlemekten kendimi alamazdım. Nesi vardı bu adamın? Suratı neden bu kadar asıktı? Neden hiç kimseyle konuşmuyordu? Bir gün kendisini izlediğimi fark etti ve sanki daha önce hiç gülümsememiş gibi tereddüt ederek, görünmez parmaklar ağzını zorla çekiştiriyormuşçasına sırıttı. Ön dişlerinden biri eksikti. Bir an hem onu gizlice izlediğimi fark ettiği hem de görünüşü bana fazlasıyla korkunç geldiği için öyle ürktüm ki, bağırmamak için ağzımı kapatıp anneanneme koştum.
Anneannemin eteklerine sığınır sığınmaz da, “Neneee! Çok gorkdum ben bu Hikmet Dayı’dan!” diye sızlandım.
Anneannem önce güldü, sonra oturmamız için o pek kıymetli hasır sandalyelerini gösterdi. İkimiz de oturunca bana baktı ve biraz düşündü. “Daha çocuksun diye anlatmadıydım ilk sorduğunda ama madem bu gadar ilgini çekti bu Hikmet Dayın, en iyisi anladayım sana neçin böyledir bu adam,” dedi.
Çocuksun lafına takılmadan edemedim ve “Hem sen demedin nene annemnan babama, büyüdüm ben artık, her şeyi annarım diye?” dedim.
“Doğrudur nenem,” dedi. “Hisli gıççaccıksın diye isdemedim üzeyim seni ama kafanda gurup gurup hukare adamcıkdan gorkacağına, anladayım da öğrenesin işin doğrusunu,” diyerek anlatmaya başladı.
Meğer Hikmet Dayı korkunç falan değilmiş, sadece çok üzgünmüş. Çok eskiden, daha annem bile çocukken, Hikmet Dayı’nın bir eşi, bir de kızı varmış. Hatta eşi Huriye Aba, anneannemin en sevdiği komşusuymuş. Fakat Huriye Aba genç yaşta kansere yakalanmış ve kızları Rengin daha yedi yaşındayken hayatını kaybetmiş. Hikmet Dayı önceleri çok zorlanmış ama kızına düşkünlüğü sayesinde kendini toparlamayı başarmış. Rengin Abla da babasına çok düşkünmüş. Hikmet Dayı onu hep el üstünde tuttuğu, bir dediğini iki etmediği halde, asla şımarık bir çocuk olmamış. Hikmet Dayı hem kızıyla ilgilenip hem çok çalışmış ve kızını üniversiteye göndermiş. Rengin Abla okulu bitince babasının yanına dönmüş ve bu kez o babasını el üstünde tutar olmuş. Bazen didişirlermiş ama çok tatlı bir ilişkileri varmış. Hikmet Dayı işten dönen kızını her gün ipe dizdiği yaseminlerle karşılarmış. Rengin Abla’nın en sevdiği çiçekmiş yasemin. O da yaseminleri bazen benim gibi boynuna, bazen bileğine, dışarı çıkacaksa arabasının aynasına asarmış. Bazen baba kız kapının önüne rakı sofrası kurar, hem Huriye Aba’yı anar hem keyifli sohbetler ederlermiş. Hatta Rengin Abla’nın kahkahaları anneannemin evinden bile duyulurmuş. Sonra Rengin Abla üniversiteden erkek arkadaşıyla nişanlanmış. Hikmet Dayı bu adama pek ısınamamış gibi görünse de kızının huzurunu kaçırmak istemediğinden yakın davranır, hatta oğlum diye hitap edermiş. Huriye Aba’nın kaybına rağmen mutlu sayılırlarmış yani.
Fakat Rengin Abla, nişanlısıyla dışarı çıktığı bir gece eve dönmemiş. Hikmet Dayı neredeyse karakolda yatıp kalkar olmuş, perişanmış adamcağız. Rengin Abla’nın neden eve dönmediğini öğrenmek için elinden gelen her şeyi yapmış. O gece nişanlısıyla tartışıp ayrıldığına ve daha sonra ortadan kaybolduğuna, kaybolmasından nişanlısının sorumlu olduğuna dair söylentiler dolaşmaya başlamış ortalıkta. Nişanlısının yurt dışına yerleştiği duyulunca bu söylentiler çoğalmış. Ama polisin ve Hikmet Dayı’nın tüm araştırmalarına rağmen Rengin Abla’nın izi bir türlü bulunamamış. Hikmet Dayı kızının ölmüş olabileceğini asla kabul edememiş. Hep eve dönmesini beklemiş. Her akşam, ipe dizdiği yaseminlerle kızını beklemeye devam etmiş. Fakat günler, aylar, yıllar geçtikçe suskunlaşmış, somurtkanlaşmış. Kendine bakmaz, kimseyle konuşmaz olmuş.
Anneannem bana bunları anlatırken ikimizin de gözleri doldu. Ama benim neredeyse ağlayacak gibi olduğumu fark edince beni kucağına alıp, “Nenesi gibi sulu gözlüdür, gıyamam ben ona,” diyerek sevdi.
Hikmet Dayı ertesi gün yine yasemin toplamaya geldiğinde, ona bakıp gülümsedim. Eksik dişli, beceriksiz sırıtışı bu kez o kadar da korkunç gelmedi bana. Biraz sonra kapı çaldı. Elinde ipe dizilmiş, henüz açmamış yaseminlerle Hikmet Dayı’ydı kapıdaki. Yaseminleri bana uzattı. Ne yapacağımı bilemeyerek anneanneme baktım.
Anneannem, “Al da senin için dizdi Hikmet Dayın. Güçücüğüken annene da dizerdi bazen,” dedi.
Yaseminleri alıp teşekkür ettim. Gülümseyip ayaklarını sürüye sürüye gitti. Boynuma astığım yaseminler çok geçmeden açmaya başladı. Gördüğüm en güzel yasemin kolyesiydi.
