
Cadının Savunması
Aslı Konaç
#çocuktayfayaöykü
Üç bin küsur yaşıma geldim, çilem hâlâ bitmedi. Çok adım oldu: “Kötü Cadı, Yaşlı Cadı, Çirkin Cadı, Kocakarı…” dediler bana. Hiç gerçek adımla çağrılmadım. Hayatım boyunca oradan oraya göç etmek zorunda kaldım. Yaşadığım her yerde ya komşularım benden korktu ya ben onlardan. Sokağa her çıktığımda yuhalandım, yüzüme tükürüldü. Hakkımda söylenenlere aldıracak yaşı çoktan geçtim derken internet çağına girdik ve işler yine çığrından çıktı. Eskiden fısıltı gazetesinden korkulurdu ama bu sosyal medya denen meret bin betermiş. Karalama kampanyalarına, türlü zorbalığa maruz kaldım. Hiç evim diyebildiğim bir yer olmadı ya, yaşadığım evde de güvende hissedemez oldum. Kadınları türlü bahanelerle arasına almayan Büyücü Konseyi’ne üye olayım, cadıların sesi olayım dedim. Canla başla mücadele ettim, uzun yıllar sonunda da bu çabalarımın meyvesini alarak konseyin ilk cadı üyesi oldum. Ama adlarının benimle birlikte anılmasından rahatsız olan kibirli büyücü müsveddeleri tarafından, bir bahaneyle oradan da atıldım. Kim bilir kaç masal insanına deva olan; lanetlenmişseniz ondan kurtulmanıza, yanlış bedende doğmuşsanız ait olduğunuzu hissettiğiniz bedene kavuşmanıza yarayan “Gerçek Bedenine Kavuş” iksirimle Yılın İksiri ödülünü kazandım. Fakat ödülüm, beni savunacakları yerde benimle tüm ilişkisini kesmeyi seçen Tedavi Amaçlı Büyü Derneği tarafından elimden alındı. Ödül neyse de, iksirim piyasadan çekildi. Ben de sonunda bu açık mektubu yazmaya karar verdim. Amacım hesap vermek değil, sakın yanlış anlamayın, sadece kendimi savunmak. Gerçekleri ya da en azından kendi gerçeğimi anlatmayı, benden sonra gelenlere bir borç bildiğimden. Bu mücadelede hiç destekçim olmadığı sanılmasın, Adsız Travma Sonrası Stres Bozukluklarından Muzdarip Masal İnsanları toplantılarına katılmak bu süreçte yaptığım en doğru şey oldu. Yoksa bırakın böyle açık açık kendimi savunmayı, kazanımın altını yakacak gücüm bile yoktu. Bu vesileyle grup terapistimiz Üvey Anne’ye de teşekkür etmek isterim. Gıyabında atılıp tutulanlar sizi yanıltmasın, dünya güzeli bir insan ve harika bir terapist olur kendisi.
Zamanında defalarca yaktınız, gönlünüz olsun, içiniz rahat etsin, doğruyu söylemek gerekirse en çok da peşimi bırakasanız diye ölmüş numarası yaptım. Hem o ne salak yöntemdi Morgana aşkına, cadı olmayanlar doğal olarak ölüyor, cadılara bir şeycik olmuyordu. Fiziksel olarak yani. Yoksa korkunç bir psikolojik travmadır yakılmak. İzleri gözle görülmez belki ama üçüncü derece yanıktan beterdir. Neyse ki geride kaldı o günler. Gerçi bana kalırsa her an geri gelebilir, hatta cadı avlarının aslında hiç sona ermediğini savunanlar var. Haksız da sayılmazlar.
Her neyse, artık asıl meseleye gelelim. Hiç soran olmadı, kimse doğru mu hakkında duyduklarımız demedi ama ben yine de anlatayım. Belki biraz olsun empati kuran olur. Hem bir kişinin bile yalnız olmadığını anlamasını sağlayabilirsem bu bana yeter.
O, Yakışıklı Prens denen kendini beğenmişten başlayayım. El âlemi rıza almadan sapık gibi öpüp duruyor diye dersini vereyim dedim, fena mı etmişim? Sonsuza dek kurbağa olarak kalmasını da sağlayabilirdim ama o kadar vicdansız biri değilim. Olaya bu açıdan bakan yok tabii. Neyse… Sonuçta onu kendi isteğiyle öpen biri çıkınca normale döndü işte; hem çok da terbiyeli, efendi bir çocuk olmuş diye duydum sonradan. Sorarım size, kimin sayesinde oldu bu değişim? Müdahale etmesem kırk sene daha milleti taciz ederdi şüphesiz. İnsan olması için önce kurbağa olması gerekiyormuş demek ki.
Gelelim hakkımda yapılan en acımasız yorumlara sebep olan masala. Yamyamlıkla, masum çocukları yemeye kalkışmakla suçlandığım malum masaldan söz ediyorum. Bir dönem pasta börek yapımına merak sarmıştım. Kabartma büyüleri, bahçemde yetişen leziz elmalar derken her gün yiyemeyeceğim kadarını pişirir oldum. Ben de “Bari bir pastane açayım,” dedim. Heves işte. Evimi de uygun biçimde süsledim püsledim tabii. Gerçekten kurabiyeden yapılmış falan değildi, öyle saçma şey mi olur? Sadece görüntüde öyleydi. Neyse… Anneleriyle babaları bu Hansel’le Gretel’i başlarından atmış, “Gidin dolaşın, oynayın,” demiş. Bu ikisi kokuyu aldılar tabii, pastaneye damladılar. Bendeki de akıl, ormanın ortasına pastane açtım, arada bir uğrayan arkadaşlarım dışında gelen yok, giden yok. Boşa mı gitsin onca şey? Çocuklara ikram ettim. Dadandılar resmen, her gün gelmeye başladılar. Hoşuma da gitmedi değil, çok beğendiler pastalarımı. Ben de ne isterlerse verdim. Biraz sorumsuz davranmış olabilirim, kabul ediyorum. Pastalar börekler yaradı, tombullaşmaya başladılar. Annelerinin gözünden kaçmadı tabii, azarı yiyince suçu hemen benim üstüme atmasınlar mı? "Cadı bizi zorla yediriyor, şişmanlatmaya çalışıyor ki sonunda bir güzel yesin,” demişler. Çocuklar bazen çok acımasız olabiliyor. Böyle bir yalanın ne gibi sonuçları olabileceğini düşünemediler belli ki. Peki ya bana hiçbir şey sormadan, beni linç etmeye kalkışan yetişkinler? Çocuk yemek ne demek, ben veganım, kendi yetiştirdiğim sebze ve meyvelerle yaşıyorum. Sonuç mu? Bilmem kaçıncı kez yakıldım.
Bir ara modaya uyayım, Mary Poppins edalarından vazgeçip insanlara istediklerini vereyim dedim, kendimce periliğe soyundum. Baktım Külkedisi baloya gitmek istiyor; kabaktı, fareydi, buldum buluşturdum, havalı bir araba, arabacılar, uşaklar verdim ona. “Giyecek elbisem yok,” dedi. Hop, en son modelinden bir balo elbisesi yarattım. “Ayakkabım yok,” dedi, en ünlü modacıların tasarımlarına taş çıkartacak camdan ayakkabılar yapıverdim. Şaşırdınız mı?
“Yok o sen değildin, bunları yapan iyilik timsali Peri Anne’ydi,” dediğinizi duyar gibiyim. Peri Anne dediğiniz de benim işte! Ama hakkımda öyle kuvvetli önyargılar oluşmuş ki iyilik bana yakışmaz olmuş.
Bana en çok dokunanı, kendi kızımla ilgili söylentiyi sona bıraktım. Rapunzel’i bir saraydan falan çalmadım, bebekken evlat edindim. Kuleye falan da kapatmadım; daracık ama yüksek, her katında bir oda olan değirmenden bozma bir evde oturuyorduk sadece. Prensin biri kızımı görmüş, beğenmiş, istemeye geldi. Rapunzel daha çocuktu, liseye gidiyordu. Yine de kızım adına konuşmadım, bıraktım o konuşsun. İyi ki de öyle yapmışım. “Koskoca adamsın, utanmıyor musun bir çocuğa bu gözle bakmaktan? Hem kız istemek de neymiş, eşya mıyım ben?” dedi. Göğsüm kabardı. “Ne güzel yetiştirmişim kızımı,” dedim. Ama bu mutluluğum fazla uzun sürmedi. Reddedilmeyi kendine yediremeyen prens, gittiği her yerde hakkımızda korkunç söylentiler yaydı. Kızım bunlardan fazla etkilenmesin diye elimden geleni yaptım, onu başka ülkelere, iyi okullara gönderdim. İsmini değiştirmek zorunda kaldı ama olsun, güzel bir hayat kurdu kendine. Elbette görüşüyoruz ama onu korumak adına fazla ayrıntı vermek istemiyorum.
Bu son olaydan sonra çok zor günler yaşadım. Bir de başta bahsettiğim gibi, internet çağı, sosyal medya zorbaları falan derken, iyice içime kapandım. Kendimi mecazi bir kuleye hapsettim. Pişman olduğum şeyler de yaptım, yardıma ihtiyacı olanlara sırtımı çevirmek gibi. Ama yapmayı en sevdiğim şeyi de bu dönemde keşfettim. Okumayı. Durmadan okudum, nefes alır gibi. Sayısız başka hayat yaşadım o sayfalarda, sayısız yer gördüm, bambaşka insanlar tanıdım, hatta o insanlara dönüştüm. Gelmiş geçmiş en büyük cadı Ursula sayesinde, en güçlü büyünün kelimeler olduğunu öğrendim. Tıp da iyice ilerledi zaten, benim yaptıklarım onların yanında kocakarı ilacı kaldı. Böylece şifa işini doktorlara, büyü yapmayı yazarlara ve sanatçılara bırakmaya karar verdim. Artık köşeme çekilip hayatımın geri kalanını huzur içinde okuyarak, hayal kurarak ve tabii ki severek geçirmek istiyorum. Bu kadarını hak ettim diye umuyorum.
Vakit ayırıp okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Büyülü günler…
