top of page

Belki Deniz

Lâle Özer

#yetişkintayfayaöykü

Mevzu rujdu. İyi de onun dudaklarında ruj yoktu ki; bu, dudaklarının kendi rengiydi. İyi görememişti belli ki, ruj sanmıştı. Öyle olmadığını söyleyince önce inanmadı karşısındaki, şaşırdı ve sevinçle haykırdı: “Aaa, şeftali rengi dudaklar, şeftali dudak!” Ne tatlı bir yakıştırmaydı bu, pek hoşuna gitti. Karşılık vermek istedi, baktı onun dudaklarına ve “Seninkiler de kiraza benziyor, kiraz rengi… Kiraz dudak.” deyiverdi ve yine sevinçle karşılandı bu tepkisi.


Demek onun dudaklarına iyi bakmıştı. “Sever misin doğayı, ağaçları, kuşları, dört mevsimi?” diye sordu. “Dedemin bahçesinde kiraz ağaçları vardı,” dedi kiraz dudaklı. “Üstelik limon ağaçları, portakallar, zeytinler, şeftaliler… İster misin görmek, gidelim mi? O bahçeye? Çok uzak değil buradan, bulunduğu tepeden biraz yürüyünce de denize iniliyor, ben denizi de çok seviyorum. Ağaçları, kuşları sevdiğim kadar. Bu yüzden belki o bahçe benim için çok özel. Ne kitaplar okudum o ağaçların altında, biraz yalnız bir çocuktum.” Soluksuz konuşmuştu. “Tabii,” sözünden başka ne diyebilirdi ki şeftali dudaklı?


“Bahçe ve çocukluk deyince nedense aklıma o kulübede yaşayan çocuk geldi, neydi adı, okumuş muydun sen de?” diye sordu sonra. Tabii ki okumuştu, içi kıpır kıpır oldu kiraz dudaklının. Daracık bir aralıktan geçerek bahçeye ulaştılar. Gördükleri de duydukları kadar düş gibi geldi şeftali dudaklıya. “Güneşi uyandıracaklar mıydı?” birlikte. Çocukluktan gençliğe geçerken arkadaşlarıyla nasıl “güneşe yüzdüklerini” anlatıyordu şimdi doludizgin; bahçede nereye gideceğini şaşırmış, ağaçların arasında dönüp dururken.


Neredeyse bin bir meyve ağacı vardı bahçede. Kelebekler de vardı, etraftaki otların, çiçeklerin üzerinde rengârenk uçuşuyordu her biri. Kendi içindekiler de karışacaktı birazdan aralarına, acelesi yoktu. Cümbüş vardı. Bir şiir bahçesi, bir öykü bahçesi olamaz mıydı yani?


Kiraz dudaklı, kendi ağaçlarını gösteriyordu şimdi ona; her biri, ona her daim destek olmuş, şefkatle kucak açmıştı. Heybetli değillerdi, ufacık görünüyorlardı; ama bir bildiği olmalıydı kiraz dudaklının. O nedenle sevgiyle kucakladı incecik ağaçları şeftali dudaklı. “Hadi,” dedi kiraz dudaklı, “biraz meyve yiyelim.” Hangisinden yiyeceklerine karar veremediler önce. Daldılar arasına ağaçların, tekrar karşı karşıya geldiklerinde şaşırtıcı değildi artık hangisinin hangi meyveyi bulduğu; sözleri bile karışmaya başlamışken birbirine. Gözlerini kırptılar kediler gibi ve aynı anda ısırdılar ellerindeki meyveden.


Ve birden ortalık karardı, bahçe karardı. Yanlış bir şey yapmışlardı besbelli; “Kimin için yanlış?”, “Neye göre yanlış?”, “Niye yanlış?” soruları içlerinden taşmış, saçılmıştı etrafa. Soruları orada bırakıp çıktılar bahçeden, sahile doğru koşmaya başladılar; ama korku yoktu içlerinde. Oysa arkalarından kovalıyordu onları yüce Tanrılar, aldırmadılar. Kovalasındı yüce Tanrılar. Etekleri salınırken rüzgârda, gülüşleri ısınmıştı, el ele tutuşarak daldılar denize. Artık onlar deniz olmuşlardı, balık belki de. Tanrılar ne derse desin, o iki kadın belki de denizkızı olacak ve umut taşıyacaktı sevgililere. Güneşe doğru yüzdüklerinde, elleri ara sıra birbirine değerek…


Dalgalar vurmaya başlamıştı sahile, bir dalgayla ıslandı hafifçe. Gözünü açmaya çalıştı sonra, kırpıştırdı biraz, uykuyla uyanıklık arasında, açtı kollarını denize doğru ve aniden çakan bir şimşek gibi geçti “Mevzu ruj muydu?” sorusu zihninden. Yüzünde asi bir gülüşle, kollarını daha da açarak denize baktı, güneş de orada bir yerlerde olmalıydı. Göz kırptı o bilinmeyene…

Bu metni arkadaşlarınla paylaş!

bottom of page