
İlk Kesik
Peyman Ünalsın Gökhan
#yetişkintayfayaöykü
Vişne çürüğü duvarda asılı büyük kahverengi çerçeveye dalıyor gözlerim ve dahi aklım. Yazarın, “Bir kitap okudum hayatım değişti,” dediği gibi, bir modern sanat çalışması gördüm ve hafızamın kilitlediği odalarını açmayı başardım.
Her zamanki rutin iş günlerinden birinde, katılmam gereken toplantıyı önemli statüsünden arındırıp ötelemek ve yıllardır adını duyduğum; ama ilgimi çekmeyen Çukurcuma’nın içine gizlenmiş bu eski evden bozma müzeye geliş sebebimde, zihnimde gün yüzüne çıkmayı bekleyen gizlerimin anahtarı asılıymış meğer. Gençlik yıllarımdan bu yana, Joker’in gece kuşandığı palyaço maskesini yüzümden neden çıkartmadığımı şimdi, şu anda, bu çerçevenin karşısında kendime itiraf ediyorum.
Bir kadın kahkahası üst katlardan kopup kulağıma geliyor. Adını bilmediğim kızıl saçlı kadının davetkâr dudakları canlanıyor çerçevenin mat camında. Ondan geriye kalan yegâne görüntü; etli, küçük, gülerken kenarları yukarıya kıvrılan dudaklar. Boynuma sardığı kolları gevşediğinde dudaklarının alı çarşafa yayılıyordu. Ayrık dudaklarına bulaşmış sessiz çığlığı sadece ben duyabiliyordum. Saçlarının yüzüne kattığı ihtiraslı görüntü, acizliğinin gölgesinde soluyordu şimdi. Daha iki saat önce Kumkapı’nın, yağ lekeleriyle kaplı mavi örtüleri, üzerindeki nemli tabakayla midemi bulandıran beyaz tabaklarıyla, birazdan masaya dadanacak çingene çalgıcılar ve çiğ badem satan bezgin seyyarın uğrak yeri sefih lokantalarından birinde buluşmuştuk. Özellikle burayı seçmiştim; bilindik bir sima değildim ve tanıdıkların görmesi mümkün değildi. Bu geceden sonra beni görmeyeceklerdi, kızıl saçlının da farklı âlemlere aktığını fısıldaşacaklardı ara sıra...
Bunca yıldır kimsenin aklını meşgul etmemiştim. Sebep sonuç bağlamına kafa yormadan bilinçdışı akışa terk etmiştim ya kendimi, amacıma ulaşmak tek amelimdi. Konuştuklarımız aklımdan uçup gitmişti. Sahi, konuşmuş muyduk? Yoksa ikimiz de sadece gecenin sonuna mı odaklanmıştık? Sanırım o, terli bedenlerimizi kısa bir süre dinlendirdikten sonra payetli mavi küçük çantasına atacağı paranın kokusuyla çoktan sarhoştu. Ben ise, onlarca yıldır gözlerimin elâsına kapılıp yatağıma giren müstakbel faili meçhulle ilgili plân üzerinde son tekrarları yapıyordum. O üçüncü kadehinden memelerinin arasına akan rakıyı şuh kahkahaları arasında silmeye çalışırken, ben sabırsızca vaktin gelmesini bekliyordum. Saatime baktım. Gece yarısına çeyrek vardı. Elimle havaya “hesap” yazdım. Garson adisyonla yanımda bitti. Lokantayı toparlayıp evine gitmek için can atıyordu belli ki. Ödeme nakitti... Ayağa kalktım. Kızıl saçlı, “Bir dakika” deyip koşa koşa tuvalete gitti. Geldiğinde, gece daha devam edecekmiş gibi rujunu tazelemişti. Gözlerimi dudaklarından alamıyordum; amacımın tetiğine dokunmuştu bilmeden. Bir taksiye atlayıp Bomonti’ye gittik. Ara ara değiştirdiğim küçük dairelerden biri; birkaç parça İskandinav tarzı eşya, halısız zemin, soğuk renkler. Olağan bekâr evi. Siyah keten perdeler, yatak odasının mahremiyetine vurulan damga. Konsolun üzerindeki müzik setine yaklaşıp CD çaların düğmesine basmıştım. Tek CD, tek parça; Killing Me Softly With His Song.
Adalet yakama yapışana kadar değişen evler, başka başka kadınlar, çarşafa bulaşan kırmızı rujlar ve hep aynı şarkı.
Karşımda asılı çerçevenin içinde sanatçının özenle dizdiği ton ton kırmızı ruj lekeli izmaritler, yıllardır sorgulamadığım “ben”e zorla baktırıyor. Bir âşığın dudaklarına değen izmaritler değil, itiraflarımla oluşmuş bir sanat eseri. Onca yıl beni gizliden gizliye izlemiş birinin faili meçhullerimi ele verişi. Ve şimdi anlıyorum, beni suça iten mevzu rujdu. Annem ton ton kırmızı rujları sürünüp sokaklara çıkardı. Asla bunun arkasındaki mevzuyu didiklememiş olmak ve ilk kesiği atmak; en büyük pişmanlığım.
