
Canavarın Çağrısı
Ergün Demirsoy
#rüzgaraltıyazı
Gecenin bir yarısı, elinizden kayıp da düşen bir şey varsa yatağınızın altına gönül rahatlığıyla bakabilirsiniz. Serin bir yaz akşamı üstünüze bir hırka almak isterseniz naftalin kokulu gardırobun kapaklarını aralamaktan çekinmeyin. Şanslıysanız ve kullanılmayan çatı katı olan bir eve sahipseniz, tozlu ve karanlık tavan arasına elinizi kolunuzu sallayarak girebilirsiniz. Çünkü bu canavar tüm bu klişelerden uzak, çok daha derin bir karanlıkta yaşıyor.
Ne yazık ki Siobhan Dowd, bütün çatısını kurduğu bu hikâyeyi tamamlayamadan dünyadan ayrılıyor. Karakterleri belirlenmiş, temelleri atılmış roman da Dowd’un yaşamı gibi yarım kalıyor. Yayıncı, belki metne çok güvendiğinden belki de Dowd’un anısını yaşatmak istediğinden, dosyayı tamamlaması için Patrick Ness’e iletiyor. Ness, ilk başta dosyaya olduğu hâliyle devam etmenin pek de doğru olmadığını düşünüyor. Dowd’un bulduğu fikrin gücü karşısında büyülenen Patrick Ness, tamamen farklı bir şey yaratmaya başlıyor ve bu durumu kendi sözleriyle tam da şu şekilde dile getiriyor.
Sanki elime bir bayrak tutuşturulmuştu; harika bir yazar bana hikâyesini vermiş ve “Haydi koş, ortalığı kırıp dök. Yaramazlık yap,” demişti.
Tam da bu noktadan itibaren yaramazlığa başlıyor Patrick Ness. Ness, kendisini ‘ortalığı kırıp döküp yaramazlık yapan’ Conor’la; kanserden hayatını kaybeden Siobhan Dowd’u ise Conor’un annesiyle özdeşleştirerek akıl almaz bir yaramazlığa imza atıyor.
Canavar gece yarısından hemen sonra çıktı ortaya. Bütün canavarlar gibi.
Bu muhteşem cümleyle başlıyor roman. Evlerinin arka bahçesindeki porsuk ağacını tam da gece yarısından hemen sonra ayaklandırıp tüm hikâyeyi üzerine kuracağı ilk ve en sağlam düğümü, elindeki iple atıyor. Roman ilerledikçe hikâye, canavarın da tabir ettiği şekilde, vahşi hayvanlar gibi hiç tahmin edemeyeceğimiz yerlere gidebiliyor. Ness, canavarın ağzından hikâye içinde hikâye anlatarak bizi bilinçli biçimde yoldan uzaklaştırsa da her an bu ipi kullanıp asıl noktaya çekiyor: Gece yarısından hemen sonraya. Saat tam 12.07’ye. Her başka yere baktığımızda bizi döndürdüğü yer hep aynı: 12.07. Bazen Conor bile gözünü saate dikip kadranın 12.07’yi göstermesini bekliyor hatta...
Bir süredir tek bir kabus tarafından bölünüyor uykuları Conor’un. Yine bir gece aynı kabustan uyandığında karşılaşıyor canavarla. Ne o gece ne de daha sonraki hiçbir karşılaşmalarında korkmuyor canavardan Conor. Onun o tarz korkuları yok bu hayatta. Canavara kafa tutmaktan değil de onunla kavga ederken çıkarttıkları gürültüyle annesini uyandırmaktan korkuyor mesela. Kendisi biraz farklı bir çocuk. Acının erken büyüttüğü çocuklardan Conor.
Evet, farklı bir çocuk Conor. Kahvaltısını kendi hazırlıyor, odasını temizliyor, geri dönüşüme gidecek atıkları dışarı çıkartıyor. Yeri gelince bulaşıkları, yeri gelince çamaşırları yıkıyor. Birçoğumuz kendi çocuğuna bu alışkanlığı edindirene kadar çok zorlanırken kimse ona söylemeden dişlerini fırçalıyor Conor. Ve bunların hiçbirini dert etmiyor. Babaannesinin, on üç yaşındaki oğlanların mutfak tezgâhını kendi istekleriyle silmemeleri gerektiğini düşünmesi bile umurunda değil Conor’un. Onun hayatta önemsediği daha farklı şeyler var. En başta, hastalığı her geçen gün daha da ağırlaşan annesinin iyileşmesini istiyor. İlaçların ona iyi gelmesini önemsiyor. Yeni tedavinin neden daha önce uygulanmaya başlanmadığını dert ediyor. Yeni tedavide uygulanacak ilaçların porsuk ağacından yapılmış olmasına önem veriyor. Bahçedeki porsuk ağacının canlanmasının tesadüf olamayacağını düşünüyor. Madem canlandı, bunun bir anlamı olduğuna inanıyor Conor. İnanmak istiyor.
Ama ben onu iyileştirmek için gelmedim, dedi canavar. Seni iyileştirmek için geldim.
Canavar, en acımasız arkadaşlar gibi açık sözlü aslında. En başından beri geliş amacının annesi olmadığını söylüyor. Tarih boyunca üç kez ayaklandığını, bu dördüncü ayaklanışının da tamamen Conor için olduğunu üstüne basa basa belirtiyor.
Sonraki geceler yine geleceğim. Ve sana üç hikaye anlatacağım. Eski ayaklanmalarıma dair üç hikaye. Bu üç hikayeyi anlatmayı bitirdiğimde de sen bana dördüncüsünü anlatacaksın.
Hikâyelerin gücüne inanıyor canavar. Birçoğumuz gibi. Hikâyelerin ‘her şeyden daha vahşi olduğunu’ düşünüyor. Onların vahşiliğini kullanarak ulaşmaya çalışıyor Conor’a. Çok uzun zaman önce orada hüküm sürmüş bir kralın oğlundan bahsediyor; prensin yaptıklarını anlatıyor. Başka bir akşam ise daha yakın bir zamanda yaşamış bir eczacının hikâyesini aktarıyor. Fakat Conor’un canavardan tek istediği, kadim porsuk ağacının şifasıyla annesini iyileştirmesi. Hikâyelere karnı tok Conor’un. İşine yaramayan bu hikâyelerle daha fazla vakit kaybetmek istemiyor.
Ben düşmanlarımı o hikayelerle yendim, dedi canavar. Ejderhaları o hikayelerle yok ettim.
Kendisine saldıran ejderhaları yok belki Conor’un. Ama annesinin hastalığı dışında savaştığı başka şeyler var şu hayatta. Asla anlaşamadığı büyükannesi var. Annesinden boşandıktan sonra yeni bir aile kurup Amerika’ya yerleşen babasına duyduğu özlem var. Okuldaki zorba Harry ve onun peşinde gölge gibi gezen ikili var. Doğduğu günden beri arkadaşı olan Lily’yle arkadaşlığının geldiği nokta var.
En eski arkadaşı Lily, Conor’un annesinin hastalığını okulda anlattığı günden beri insanların ona bakışı değişiyor. Conor, belki de yaşıtlarından çok daha fazla ‘bireyken’ bir anda herkes onu ‘hasta kadının oğlu’ olarak görmeye başlıyor. O kadar ki ödevlerini yapmasa da kavgaya karışsa da okulda ceza almayacak hâle geliyor. Aslında aile içinde de durum çok farklı değil. Büyükannesinin evine yaptıklarından sonra bile ceza almıyor. ‘Onun durumundaki birine’ kim ceza verebilir ki!
Bazen insanlar en büyük yalanları kendilerine söylemek zorunda kalırlar.
Her ne kadar görünmez olmaya çalışsa da görünmek istiyor Conor. Sadece kendisi gibi görünmek. Hasta annesi üzerinden tanımlanmak yerine kendisi olmak istiyor. Üçüncü hikâyede, görünmez kılındığı noktada canavardan yardım geliyor. Conor, zorba Harry’nin onu görmemeye karar verdiği anda katarsisini yaşıyor. Görünmek istediği noktada başlıyor çözülme.
Ve çözülüş bizi tekrar 12.07’ye getiriyor. Conor’un her gece gördüğü kâbusuyla yüzleşmesine, on üç yaşında bir çocuğun taşımaması gereken kadar büyük bir yükle savaşına geliyoruz. Conor, kendisine bile itiraf etmekten korktuğu şeyi ardından canavara anlatıyor: Dördüncü hikâyeyi. Acısını dindirmenin yolunu, gücüne inanmadığı hikâyelerde buluyor. 12.07’ye son bir hikâyeyle gidiyor.
Karadankaçan evreninde onlarca kitap okuduk. Yıllardır sayısız kitap hakkında konuştuk. Ama Canavarın Çağrısı hep başka bir yerde. İçinde büyüme, yalnızlık, boşanma, hastalık, kayıp, acı, akran zorbalığı, arkadaşlık ve daha birçok konu olan bir hikâye milyonlarca şekilde anlatılabilirdi. Nitekim tarih boyunca anlatıldı ve daha pek çok kez farklı biçimlerde anlatılacak. Fakat bu konular, belki de bir daha asla hikâyelerin gücüne bu kadar dayanarak ve insanın içindeki karanlığı bu denli gözler önüne sererek anlatılamayacak.
Canavarın çağrısına kulak verin. Kim bilir, belki de onu çağıran bizzat sizsinizdir.
Canavarın Çağrısı
Yazan: Siobhan Dowd’un özgün fikrinden esinlenerek Patrick Ness
Çeviren: Arif Cem Ünver
Resimlendiren: Jim Kay
TUDEM Yayınları Şubat 2014
