
Pazartesi
Gözde Taşgetiren
#yetişkintayfayaöykü
Torunları ziyareti bitirip kalkarken en büyük torun, kapının önünde Işıl’a dönüp:
“Okullar açılıyor bu pazartesi. Sizinki kaça gidecek?” diye sordu.
Mefaret Hanım başını kaldırdı. “Okul,” diye fısıldadı. Bir an bekledi. “Pazartesi.” Parmak uçlarından başlayan soğuk tüm vücudunu kapladı. Eli ayağı buz kesmişti.
Çocuklar gitmek için acele ediyordu. Öpücükler, çantalar, kapının önünde unutulan bir hırka, “Haftaya yine geliriz,” sesleri birbirine karıştı. Mefaret Hanım yanaklarını uzattı, el salladı. Kapı kapandıktan sonra da bir süre arkasından baktı.
Işıl yanına gelip elini tuttu. “Endişelenmeyin Mefaret teyzeciğim. Haftaya yine gelirler.”
Mefaret Hanım ona kibarca gülümsedi. Demek onu yatılıya bırakmışlardı. Olabilirdi. İlk günler böyle olurdu zaten. Annesi vedalaşırken ağlamamaya çalışır, babası son dakikada bir şey unutmuş gibi ceplerini karıştırırdı. Sonra insan bir bakardı, gitmişler.
Etrafına dikkatle baktı. Yatakhaneyi epey değiştirmişlerdi. Eskiden yataklar birbirine daha yakındı. Pencerelerin perdeleri de böyle değildi. Şu köşede Manolya’nın karyolası olması gerekirdi. Gerçi aradan yaz tatili geçmişti. Üç ayda neler yapılırdı.
Koridordan temizlik kokusu geldi. Mefaret Hanım burnundan derin bir nefes aldı. Altında başka bir koku vardı sanki. Islak bezle silinmiş tahta, kapalı dolaplarda bekleyen kitaplar, sabun. Arap sabunu muydu?
Pazartesi. Ellerini dizlerinin üzerine koydu. Hangi sınıftaydı? Hatırlayamadı. Elbisesinin kıvrımlarını düzeltti. Yaz ödevi var mıydı? Onu da hatırlayamadı.
Manolya burada olsa iki dakikada çözerlerdi. Manolya her şeyi bilirdi. Hangi defterin hangi ders için olduğunu, hangi öğretmenin ilk hafta imtihan yapacağını, hangisinin yalnızca korkutmak için “Tatilde boş durmayın,” dediğini… Ödev varsa da çalıştırırdı onu. Bir yolunu bulurlardı.
“Manolya?”
Işıl eğildi. “Mefaret teyzeciğim, ben Işıl. Manolya değil.”
Mefaret Hanım yüzüne dikkatle baktı. Saçları farklıydı. “Biliyorum. Manolya ne zaman gelecek, onu soruyorum.” Işıl sustu. “Feride Hanım nerede?”
Işıl şaşırdı. “Feride Hanım?”
“Bugün o yok mu?”
Işıl bir an düşündü. “Bugün ben varım Mefaret teyzeciğim. Bir şeye ihtiyacınız varsa ben yardımcı olayım.”
Mefaret Hanım başını salladı. Yeni demek. “Benim bavulum nerede?”
Işıl hazırlıksız yakalandı. “Bavulunuz?”
Mefaret Hanım’ın canı sıkıldı. Bavulunu da mı kaybetmişlerdi?
“Kitaplarım içinde.”
“Kitaplarınız burada,” dedi Işıl ve rafı gösterdi.
“Ders kitaplarım,” diye diretti Mefaret Hanım.
Işıl sustu. Mefaret Hanım bekledi. “Pazartesi okul açılıyor,” dedi. “Ders programımı da bulamadım.”
Işıl yanına oturdu. Mefaret Hanım sormaya devam etti: “Yaz ödevi verilmiş miydi?”
Işıl, “Yok. Hiç ödeviniz yok,” dedi.
“Emin misin?”
“Eminim.”
“Matematikten de mi?”
“Matematikten de.”
“Fransızcadan?”
Işıl bir an durdu. “Ondan da.”
Mefaret Hanım arkasına yaslandı. Hiç değilse bir mesele hallolmuştu. Sonra doğruldu. Birden aklına geldi: “Türkçe?”
Işıl ona baktı.
Mefaret Hanım ekledi: “Türkçeden ne okuyacaktık?”
“Okuyacak mıydınız?”
“Yaz için. Bir liste vardı,” dedi ve kitaplığa baktı. Birden yüzü aydınlandı. “Çalıkuşu. Okumamız gerekiyordu.”
“Çalıkuşu’nu mu arıyorsunuz?”
Işıl kalkıp raflara yöneldi. Kitapların sırtlarını parmağıyla takip etti. Bir süre sonra eski bir cilt çekip çıkardı.
“Bu mu?”
Mefaret Hanım kitabı iki eliyle aldı. Kapağı tanıyordu. İçinde olanları da sanki biliyordu. Ama okuyup okumadığını hatırlayamıyordu. Sayfaları çevirdi. Bazı yerlerde durdu. Birkaç satıra göz gezdirdi. Sonra kitabı kapattı.
“Bitirmiş miyim? Pazartesi sorarsa ne diyeceğim?”
Işıl cevap vermedi. “Kim?” diye sordu.
Mefaret Hanım ona baktı. Yeni olduğu belliydi. Işıl suyunu getirdi. Mefaret Hanım birkaç yudum içip bardağı sehpanın üzerine bıraktı. Dantel örtünün kıvrılmış ucunu düzeltti. Sehpadaki telefonun ekranı yandı. Işıl bakıp yeniden ters çevirdi.
“Bu hafta evci miyim?”
“Efendim?”
Mefaret Hanım tekrar etti: “Evci.”
Işıl sessizdi.
Mefaret Hanım açıklamak zorunda kaldı: “Hafta sonu eve çıkacak mıyım?”
Işıl gülümsedi. “Evdeyiz ya Mefaret teyzeciğim.”
Mefaret Hanım da ona gülümsedi. Zavallı kız. Evci ne demek bilmiyordu. “Peki,” dedi.
Dışarıdan çocuk sesleri geliyordu. Bir top birkaç kez kaldırıma vurdu. Mefaret Hanım başını pencereye çevirdi. Teneffüs başlamış olmalıydı.
“Işıl.”
“Efendim?”
“Saçımı örer misin?”
“Örerim tabii.”
“İki yandan.”
“İki örgü mü?”
Mefaret Hanım güldü. “E tabii. Okula tek örgüyle mi gidilir?”
Tarak bulundu. Mefaret Hanım aynanın önüne oturdu. Işıl saçlarını ortadan ikiye ayırdı.
“Sıkı olsun.”
Işıl saçları tararken “Canınızı acıtmayayım,” dedi.
“Acımaz. Manolya gevşek örünce öğlene kalmadan açılıyor.”
Işıl’ın eli saçlarının arasında bir an durdu. “Manolya mı örerdi saçınızı?”
Tarağın dişleri saç diplerinden geçerken Mefaret Hanım gözlerini kapattı.
Mefaret Hanım neşeyle fısıldadı: “Hep Manolya örer.”
Manolya arkasındaydı. Didişiyorlardı.
“Kıpırdama.”
“Kıpırdamıyorum.”
“Başını yine çevirdin.”
Mefaret Hanım güldü. Manolya örgüyü bitirene kadar başını çevirmemek dünyanın en zor işiydi. Sonra ikisi koşarlardı. Koridorda koşmak yasaktı. Feride Hanım görmesin yeterdi.
Mefaret Hanım gözlerini açtı. Aynada iki örgü vardı. Doğruydu. Örgülerin arasındaki saçların bir kısmıysa beyazdı. Başını biraz yana eğdi. Beyaz tellerden birini iki parmağının arasına aldı. Sonra elini fark etti. İnce deri. Mavi damarlar. Elinin üzerindeki irili ufaklı kahverengi lekeler. Parmaklarını açtı, kapattı. Annesinin ellerine benziyordu. Ne tuhaf. Elini yanağına götürdü. Aynadaki kadın da götürdü. Gözlerinin çevresindeki çizgilere dokundu. Sonra boynuna. Biraz daha yaklaştı. Karşısındaki kadın da yaklaştı. Uzun uzun birbirlerine baktılar. Mefaret Hanım örgülerinden birini avucunun içine aldı.
“Ben biraz büyümüşüm,” dedi.
Işıl arkasında sessizce duruyordu. Mefaret Hanım aynadan ona baktı. “Çalıkuşu’nu bitirmemiz lazım.”
“Bu gece biraz okuruz,” dedi Işıl.
Mefaret Hanım sordu: “Pazartesiye yetişir mi?”
“Yetişir,” dedi Işıl.
Mefaret Hanım başını salladı. “Manolya okumuştur.”
“Öyle mi?” dedi Işıl.
Mefaret Hanım hemen cevapladı: “O hızlı okur.” Kitabı eline aldı. Birkaç sayfa çevirdi. Sonra Işıl’a uzattı. “Sen oku.”
Akşam Işıl perdeleri kapatıp başucundaki lambayı yaktı. Belini tutup derin bir nefes aldı. Sonra sandalyeyi yatağın yanına çekip oturdu. Mefaret Hanım yatağına girmiş, iki örgüsünü omuzlarının önüne almıştı.
Çalıkuşu yorganın üzerinde duruyordu.
Işıl sordu: “Nereden başlayalım?”
Mefaret Hanım kitabı açıp birkaç sayfa çevirdi ve en basit cevabı verdi: “Kaldığımız yerden.”
Işıl kitabı aldı. Nerede kaldıklarını sormadı. Okumaya başladı. Bir süre sonra Mefaret Hanım, “Burayı biliyorum,” dedi. Işıl okumaya devam etti.
Biraz sonra Mefaret Hanım yine seslendi: “Bunu da biliyorum.”
Işıl, “Demek ki okumuşsunuz,” deyince Mefaret Hanım gözlerini açtı.
“Okumuş muyum?”
“Galiba,” dedi Işıl.
Mefaret Hanım düşündü. Gözlerini yeniden kapattı. Işıl okumaya devam etti. Bir süre sonra Mefaret Hanım birden lambaya baktı. Işıl bir an duraksadı. Kitabı biraz yukarı kaldırdı. “Türkçe ödevimizi yetiştiriyoruz, derim.”
Mefaret Hanım gülümsedi.
“Sen çabuk öğreniyorsun.”
Işıl okumaya devam etti. Bir süre sonra Mefaret Hanım’ın nefesi ağırlaştı.
“Burayı biliyorum,” diye mırıldandı.
Işıl bir sayfa daha okudu. Mefaret Hanım’ın eli yorganın üzerinde gevşedi. Işıl sustu. Bir süre bekledi. Mefaret Hanım uyuyordu.
Başucundaki lambayı söndürmek için uzanırken kapağın iç tarafındaki solmuş yazıyı fark etti. İlk sayfada mavi mürekkeple yazılmıştı:
Mefaret Ertem
Kız Koleji
1947
Altında başka bir el yazısı vardı. Daha küçük, hafifçe sağa yatık:
Mefaret’e,
Yazın hepsini okuma, benim de sana anlatacak bir şeyim kalsın.
M.
Işıl kitabı kapattı. Yatağa baktı. Mefaret Hanım uyuyordu. İki örgüsü yastığının üzerinde duruyordu.
