
Alacakaranlık
Gözde Taşgetiren
#yetişkintayfayaöykü
Gündüz Hanım, mutfaktaki dev bakır kazanın başında, beline sardığı emektar deniz kabuğu desenli önlüğüyle duruyordu. Aslında durmak pek doğru kelime değildi; son bir haftadır bacakları pelteleşmiş, ayak parmaklarının arası ince, şeffaf bir zarla kaplanmıştı. Yürürken çıkan o hafif ıslak ses, mutfaktaki kayısı fokurtusuna garip bir ritim katıyordu.
"Ahretliğim, kepçeyi çok hızlı vurma, kayısıları incitme," dedi mutfak kapısında beliren Yıldız. Elinde kasaba pazarından aldığı taze ekmekler vardı ama bakışları dostunun bacaklarındaki o gümüş parıltıya takılıp kalmıştı.
Gündüz gülümsedi. Dudakları kurumuş, tırnak diplerinden yukarı doğru minik, mermer beyazı pullar tırmanmaya başlamıştı. "İncitmem Yıldız, merak etme. Bu son kazan. Gün bitiyor. Bahçeden topladığım o güneş yüzlü kayısılar, benim son şarkımı söyleyecekler."
Yıldız kavanozları rafa dizerken Gündüz durdu. Çekmeceyi açtı, sedef tarağı aldı. Sandalyeye oturdu ve saçını hızla çözdü. Tarak saçın içinden geçtikçe, o yosun ve tuz kokulu gece geri geldi: fırtına, kayalara sıkışmış bedeni ve Yıldız'ın sanki yıllardır biliyormuş gibi, hiç düşünmeden eğilip onu çekişi. Tarağın dişleri takıldı, çekti, bıraktı, tekrar çekti. Sonra saçını ortadan ayırdı ve örmeye başladı; sıkı değil, gevşek değil, çözülmeyecek olandan. Parmaklarının arasında bir şey vardı. Kaymıyordu. Direniyordu. Durdu. Ne olduğuna bakmadı. O teli diğerlerinin arasına gömdü, örmeyi bitirdi, düğümü attı. Ensesine serin bir şey değdi. Arkasını dönmedi.
Kırk yıl olmuştu. Yıldız onu eve taşımış, ona yürümeyi, ki Gündüz hep bu iki çubukla dengede durmak, akıntıya karşı yüzmekten zor, derdi, elbise giymeyi ve en önemlisi reçel kaynatmayı öğretmişti. Gündüz'ün reçelleri kasabada ünlüydü çünkü içine ne şeker koyardı ne de tarçın; sadece denizin o derin, hüzünlü tuzuyla kayısıyı harmanlardı.
"Hadi Yıldız, gel," dedi Gündüz, sesi boğuklaşarak. "Gel, kendi kavanozlarını al artık. Bunlar senin payın. Şarkılarım bitti, sesim tuzlanıyor."
Tezgâhın üzerinde yedi kavanoz duruyordu. Kehribar rengi değil, ay ışığı rengi. Şeffaf, içinde küçük yıldızların yüzdüğü bir sıvı. Yıldız titreyen elleriyle birine dokundu. Sıcaktı. Ama bu ocak sıcağı değil, bir canlının vücut ısısıydı.
"Gündüz," dedi, hıçkırığını bastırarak. "Bunlar senin sesin mi?"
Gündüz yavaşça döndü. Yüzü artık suyun altındaki bir heykel gibi pürüzsüz ve soluktu. Gözlerinin içinden geçen o tek elektrik mavisi ışık, mutfağın duvarlarında çaktı. Bacakları artık tamamen birleşmiş, muazzam bir gümüş kuyruk olmuştu, mermer zemine sertçe çarptı.
"Bunlar senin sessizliğin Yıldız," diye fısıldadı. "Kırk yıl boyunca benim için sakladığın o büyük sırrın bedeli. Onları saklama. Rafa diz ki, denizden gelenler evini tanısın."
Yıldız ürperdi. "Kim gelir Gündüz?"
Gündüz cevap vermedi. Sadece işaret parmağını dudaklarına götürdü. "Al kavanozlarını," dedi son bir gayretle. "Ve sakın ardına bakma. Deniz, verdiğini geri alırken kimsenin yüzüne bakmaz."
Kıyıya vardıklarında dalgalar kıyıya değil, doğrudan Gündüz'e doğru koşuyordu. Gündüz suya girmeden önce durdu, Yıldız'a döndü. "En iyisi kapını kilitle," dedi, sesi artık hem kendisinin hem denizin sesiydi. "Yoksa senin için gelir, gece yarısını geçince."
Yıldız onu sulara bıraktığında, Gündüz bir balık gibi değil, bir ışık süzmesi gibi derinlere ilerledi. Geri dönüyordu. Yıldız baktı. Bakmaması gerektiğini biliyordu ama baktı. Gündüz suya girmeden önce durdu. Yıldız'a dönmedi. Sadece ilerledi. Sonra biraz daha. Sonra durdu. Döndü. Yüzünde ne hüzün vardı ne sevinç. Sadece bir kabulleniş.
Sonra gitti.
Yıldız kapıyı yedi kez kilitledi. Sessizliğe alışmak için kendine en koyusundan, en acısından bir Türk kahvesi yaptı. Sepetteki kavanozlara baktı. Uzun süre baktı. Sonra Yıldız oturdu, kahvesinden acı bir yudum aldı. İlk kavanozu önüne çekti ve ellerine alıp ona sıkıca sarıldı.
