
Edebî Kefen
Peyman Ünalsın Gökhan
#yetişkintayfayaöykü
Işığı kapatıp yatıyorum. Pek uykum yoktu gerçi ama sabah erken saatte gireceğim mülâkat için enerji depolamam gerekiyordu. Bir gece uykusuzluğu kaldıramayacak kadar sinameki olduğumu düşünebilirsiniz. Ama koyunları çitten atlatmakla boğuştuğum ikinci gece bu. Yaşım iki gece üst üste uykusuzluğu tolere edemiyor.
Ve işte yine o ses! Pıtır pıtır… Pıtır pıtır… Pıtır pıtır…
Kulakları dikip dinliyorum. Ses yan odadan, ayak ucumdan, yatağın altından… Ses her yandan geliyor. Sanki tam tepemde yürüyor. Tanımlayamadığım bir nesne üstüme düşecek gibi hissediyorum. Yorganı biraz daha tepeme çekiyorum. Hafakanlar basıyor. Menopoz arifesi beni fena bozuyor. Yorganı tekmeleyerek ayaklarımı açığa çıkarıyorum. Oh be, dünya varmış!
İşte yine o ses! Sinir bozucu. Telaş içinde bir nesne oradan oraya koşuyor. Biraz olsun ritmik tınılar gelseydi kulağıma, uyumama yardımcı bile olabilirdi. Ama bu tamamen düzensiz bir sesti. Biraz oraya, biraz buraya. Odanın parkesi ile holün mermerinde sesler değişiyor. İçeri dışarı gidip geliyor, o her neyse. Komşulardan geliyor desem, değil. Üst katta oturan kadıncağız neredeyse yüz otuz kilo. Adım attığında yer gök sallanıyor. Epeydir görmüyorum kendisini ama geçen haftadan bugüne tığ kadar incelemeyeceği aşikâr. Apartman kapısında karşılaşmıştık. O içeri, ben dışarı. Giremedi, çıkamadım. Geri geri kaçtım. Kapıda sıkışmaktan korktum.
Alt komşu desem, o da olamaz. Altta daire yok. Sığınağa gizlice birileri yerleşmediyse.
Taş kesmiş vücudumu yavaş yavaş hareket ettiriyorum. Önce sol kolumu kaldırıp komodinin üzerindeki lambayı yakıyorum. Yere kayıyor gözüm. Gözümde bir karartı uçuşuyor. Göz tansiyonum musallat oldu. Ya da çocuklarını es geçerek teyzemden bana atlayan sarı nokta.
İşte yine o siyah nokta! Yarı belime kadar sarkıp yatağın altına bakıyorum. Süpürgeliğin arasına doğru bir karaltının hareketini görür gibi oluyorum. Gece hayaletleri mi? Karanlığa alışan gözlerimin ışıkla kamaşmasından oluşan kelebekler mi? Bekliyorum, bekliyorum. Yok. Başıma kan üşüşüyor. Gözlerimin şiştiğini duyumsuyorum. Yatağa dayadığım göğüs kemiğim acıyor. Kuvvetimi toplayıp geri yatağa atıyorum kendimi. Bekliyorum, bekliyorum. Yok. Hiç ses yok. Işığı kapatıyorum. Gözlerimi de. Derin sessizlik az önce duyduğum sesleri çürütürcesine odayı kaplıyor. Sanırım bu defa uyuyabileceğim. Pıtır pıtır… Pıtır pıtır… Pıtır pıtır…
İşte geldi! Hızla dikilip ışığı açıyor ve yatağın altına başımı uzatıyorum. Ne gözümdeki sarı nokta ne uçuşan siyah kelebekler! Bildiğin karafatma. Deli deli oradan oraya koşturuyor. Benim dikildiğimi hissedince duruyor. Sabit. Küçük kalp atışlarıyla sırtındaki kabuğun titrediğini görüyorum. Yine yatağa doğru çekiliyorum. Tekrar hareketleniyor. Temkinli. Her an bir tehlike geleceğini var sayıyor.
Yataktan çıkıyorum. Şimdi karşı karşıyayız. O beni süzüyor, ben onu. Terliğimi giyiyorum. Ayağımı kaldırıp tam üzerini hedef alıyorum. Onu öldürmekten korkuyorum. Tabanımın altındaki kabuksu kalınlığından… Çıkacak çıt sesinden korkuyorum. Komodinin üzerindeki Suç ve Ceza’yı alıp üzerine bırakıyorum. Kaçacak zamanı bulamıyor. Şimdi o korkuyor. Yaşamının son günü olacağını bilemezdi. Kader yazısı burada noktalanacakmış meğer.
Kitap yere temas ettiğinde ellerim çoktan kulaklarımı buluyor. Affet beni Dostoyevski! Kılıfını bir karafatmaya kefen yaptığım için.
