
Diplomatik Kriz
Ergün Demirsoy
#çocuktayfayaöykü
Öyküş Selam Babam,
Öncelikle afiyet olsun. Tabii eğer ağzının tadını tümden kaçırmadıysak. Annen aslında daha sonra bulabileceğin bir yere bırakmak istiyordu bu mektubu; ama beni biliyorsun. Annekuş her ne kadar kızsa da sen de, ben de yemek yerken bir şeyler okumayı seviyoruz. O yüzden mektubu son olarak mutfak masasına bırakmaya karar verdik. Daha doğrusu annen taş kâğıt makasta kaybedince mektup kahvaltı tabağına eşlikçi oldu.
Evet, buraya kadar okuduklarından sonra bu mektubun genelde sana bıraktığım garip notlardan biri olmadığını anlamışsındır. Bu sefer mektupta doğum günü hediyenin yerini gösteren bir harita yok. Omletini bitirmezsen ne kadar üzüleceğimi belirten bir çöpten baba resmi de. Sana kendi uydurduğum Zıbırtça ile yazdığım aşk mektubu da değil bu seferki. Anlatmak istediğimi nasıl anlatacağımı bilmediğim için top çeviriyorum farkındaysan. Karnımın ne kadar ağrıdığını sana anlatamam. Neyse sadede gelecek olursak. Dün akşam yemekten sonra ne sorduğunu hatırlıyor musun babacım?
…
Kafanı sallamanı bekliyorum, ona göre devam edeceğim. Neyse, en azından şu dakika itibariyle seni güldürdüğüme eminim.
Dün akşam yemekten sonra ne sorduğunu hatırlıyor musun babacım? (Bu sefer beklemeden kafanı salladığını düşünüyorum.) Elindeki bir avuç boya kalemini gösterip bunları üst üste boyarsan ne renk çıkacağını sormuştun. İki farklı sarı, bir krem, bir pembe bir de turuncu vardı. Ben, içlerindeki en koyu renk turuncu olduğu için ona yakın bir şey çıkacağını söylemiştim. Denediğinde gerçekten de turuncunun bir tonu çıkmıştı. Sen uyuduktan sonra aklıma takıldı. Ne zamandır resim yapmadığımı fark ettim. Senin kuru boyalarını döktüm mutfak masasına. Başladım renkleri karıştırmaya. Ben kendimi kaptırmışken annen geldi. Önce bir anlam veremedi ne yaptığıma. Ardından bir iki öneride bulundu. Yeşille kestane, kavuniçiyle eflatun derken senin kalemler yetmemeye başladı. Bilgisayarın başına geçtik. Oradaki resim programında en olmayacak karışımları yapmaya başladık. Bayağı da eğleniyorduk aslında. Ama tabii ayarsız baban durur mu? Yetinemedi programın bize sunduğu renklerle. İnternette “bilinmeyen renkler” diye garip bir şey aratmaya başladım. Benim adını bildiğim ama tuvalde görsem tanıyamayacağım fuşya, siklamen, ekru gibi renkler vardı. Annen sağ olsun hepsini tek tek gösterdi. Ama tahmin edebileceğin gibi ben daha gariplerini bulmaya çalıştım.
Vapur dumanı grisi, okul otobüsü sarısı, Barbie pembesi, mor ve ötesi derken ipin ucu kaçtı. Derin siyah diye bir şey gördüm bir yerde. Siyah dediğin dipsiz kuyudur, zindandır, derini nasıl olacak derken linke tıkladım. Hayatımda gördüğüm en garip sitede bulduk kendimizi. Rengi görmek için fotoğrafın üstüne her tıkladığımda yeni bir sayfa açılıyordu. Dokuz- on kere denedikten sonra annen bilgisayara virüs bulaştıracağımdan korktuğu için vazgeçmemi söyledi. Ama baban, tabii ki durunamadı. On beş dakika kadar cebelleştikten sonra ilk defa yeni bir sayfa açıldı. Simsiyah ama bak siyahtan öte bir siyah sayfa çıktı. Üstünde de bir tane imleç, yanıp sönüyor. Bir süre bomboş ekrana baktık, sonunda senin de tahmin edebileceğin üzere ben yine dayanamadım. Elim klavyeye gitti ve neden bilmiyorum ama “ANLI ŞANLI ŞAMPİYON ÇATLADIKAPISPOR’A SELAM DUR,” yazdım. Yani ne bileyim, ben birinden hiç beklemediğim bir anda böyle bir mesaj alsam gülerdim. Karşı taraf gülmedi. Uzun bir süre de herhangi bir cevap gelmedi aslında. Ben önce bir “Merhaba,” yazdım. Ardından “Hello, Bonjour, Ciao, Ni Hao, Annyeonghaseyo,” derken hızımı alamadım. Keşke alsaydım. Hayır annen de o kadar dedi “Geç oldu, hadi yatalım artık,” diye. Ama işte baban kendini kaptırmış, durur mu hiç! Durunamadım. En son sayfayı kapatmadan bir tane de “Meritzkaharabara,” patlattım. Ve inanır mısın babacım, cevap geldi.
“Meritzkaharabara.”
Dünya üzerinde sadece senin ve benim bildiğimizi sandığımız Zıbırtça’yı anlayan birileri daha varmış. Resmen karşılıklı konuşmaya başladık. Onlar bizim dilimizi biraz farklı kullanıyorlardı; fakat yine de çat pat anlaşabiliyorduk. Hint Okyanusu açıklarında, Makronezya isminde, yüzölçümü bizim mahalleden daha küçük bir ada varmış. Evet evet, isimlerini duyduğumda ben de çok güldüm. Gülmekle kalmadım, “İsim de biraz boyunuzdan büyük olmuş,” diye gereksiz bir şaka yaptım. Yapmaz olaydım. Ben nereden bileyim adamların isim konusunda takıntılı olduğunu. Bir parladılar bir parladılar, ne desem sakinleştiremedim. İlk önce birkaç şaşırma sözcüğü söylediler, ardından kınama, derken ayıplamaya başladılar. En son durunamayıp ağza alınmayacak laflar etmeye başladılar. Ben tam annene çaktırmadan sayfayı ve konuyu kapatmaya çalışıyordum ki olanlar oldu. Beni kenara ittirmesiyle bir geçti bilgisayarın başına, bir çöktü klavyeye, bir başladı adamlarla yazışmaya.
“Sen kimsin de benim kocama böyle laflar ediyorsun? Sen benim kocamın kim olduğunu biliyor musun?
Ben kocamı sokakta bulmadım, gelirsem oraya o adanızı yerle bir ederim.”
Görmen lazımdı babacım. Annen hayatında ilk kez “durunamadı”. Adamlar şaşırdı diyeceğim ama ben onlardan daha fazla şaşkındım. Annen meğerse Zıbırtça biliyormuş. Yıllardır bizi dinleye dinleye öğrenmiş de bize çaktırmıyormuş. Böylelikle gizli yaptığımız planları nasıl çözdüğünü de anlamış olduk. Bir gizem çözülmüş oldu. Ama şu an ortada çözülmesi gereken nur topu gibi bir krizimiz var. Annen dün tehditlerinin dozunu o kadar arttırdı ki bir ara konuşmaya Makronezya’nın Genel Kurmay Başkanı katıldı. Orgeneral Britzkça, diplomatik bir dille yaptığının yanlışları konusunda uyardı. Annen durur mu, yapıştırdı cevabı.
“Senin yaptığın askerlik kadar benim asker yolu beklemişliğim var aslan parçası, beraber mi postal bağladık, sen benimle bu şekilde konuşamazsın,” diye adamı fırçaladı. Canım karım, benim kısa dönem askerliğim sırasında yaşadığı her şeyi askerlikten sayıyormuş demek.
Bizimki hiçbir şart altında geri adım atmayınca olaya devlet başkanları dahil oldu. Yazdıklarından anladığım ve internette gördüğüm fotoğrafından çıkarttığım kadarıyla Başkan Frederitçka dünya tatlısı bir insan. Adam, “Demet Hanım, bizim çocuklar olayı abartmış. Bir yanlış anlama olduğu belli. Kusura bakmayın, akşam akşam sizi de meşgul ettik. Ben kendilerine gerekli uyarıyı yapacağım. İsterseniz konuyu kapatalım,” demesiyle annen patladı.
“Abartmak ne demekmiş, onun kocası abartılmayacak insan mıymış? Konuşmaya katılan herkes tek tek bana hakaret ettiği için özür dileyecekmiş, yoksa annen onlara günlerini gösterirmiş.”
Canım karım; haritada sorsan yerini gösteremeyeceğimiz bir adada yaşayan adamın biri kocasına hakaret etti diye ülkenin başkanını, onu ve topraklarını yok etmekle tehdit ediyordu. O kadar hoşuma gitti ki gururdan gözlerim yaşardı. Ama tabii Başkan Frederitçka’nın hiç hoşuna gitmemişti. Hap kadar da olsa adam bir ülkenin başkanıydı.
“Son sözünüz bu mu hanımefendi?” diye sordu. Ardından annenin yazdığı şu anda burada aktarmak istemediğim şeyleri görünce sayfadaki imleç bir iki yanıp söndü. Bir anda yazdıklarımız kayboldu ve sonrasında da “404 Sayfa Bulunamıyor” uyarısıyla birlikte sayfa komple kapandı.
Yalan yok, biraz olsun içim rahatladı. Konu kapandı diye sevindim açıkçası. Ama annen rahatlayamıyordu. Onu salona geçirdim. Arkasına bir minder, ayaklarının altına da pufu yerleştirdim. Biraz da içeriden sakinleştirmek için mutfağa papatya çayı yapmaya gittim. Döndüğümde annen ayağa kalkmış, neredeyse hazır ola geçmiş, beti benzi atmış bir halde telefonda biriyle konuşuyordu. Elimde iki fincan papatya çayıyla konuşmasının bitmesini bekledim. Arayan Birleşmiş Milletler Temsilcisi Haldun Peküstün’müş. Yarattığımız diplomatik krizi çözmek için yarın sabah yerel saatle 06.09’da bir helikopter göndereceklerini söylemiş. Ama tabii ikimizin de gözüne uyku girmedi. Sabahı sabah ettik.
Şu an saat 05.37. Özür dilerim babacım, yumurtan sen uyanana kadar biraz fazla soğuyacak. Burun da kıvırsan bitirirsen sevinirim. Öğle yemeği için söz veremem; ama akşam yemeğinde kesin evde oluruz. Yetişemezsek teyzenlere geçersin. Abinler ödevlerine yardım eder. Ama sen yine de okul çıkışı bir eve uğra. Şirin’in maması ve suyunu kontrol edersen sevinirim. Aç kalmasın. Kumunu ben şimdi değiştiriyorum. Yarına kadar yeni kum onu götürür. Yolda bir dinlenme tesisinde durur muyuz bilmediğim için bir şey ister misin diye soramıyorum. Ama yolda Makronezya pişmaniyesi bulursam kesin alırım merak etme.
Kendine dikkat et babişko. Kapıdan çıkarken pencerelerin kapalı, Şirin’in içeride ve anahtarlarının yanında olduğundan emin ol.
Senitzka çokişko sehavihayorumitzkça.
Bahabatzka ve annehetzko.
Öptüms.
