top of page

O Dudaklar...

Arzu Uysal

yetişkintayfayaöykü

Mevzu rujdu. Bu iki kadın yaklaşık yarım saattir durmaksızın rujlardan bahsediyorlardı. Pembenin kaç tonu vardı, hangi kırmızı en seksiydi, şeftali vardı, cherry vardı, nude falan filan... Vardı da vardı. Benim önümdeyse ince bir öykü kitabı ve incecik tüten buharıyla bir fincan kahve. Öyküde “Seni son kez gördüğümü bilseydim uzun uzun öperdim kırmızı dudaklarını” diyordu yazar. Belki de yazarın sesini duymuştu bu iki kadın, öyle başlamıştı ruj mevzusu.


Kim bilir, yüzü bana dönük olanın etli pembe dudaklarına bakarken daldığım düşüncelerle ben başlatmışımdır bu ruj mevzusunu. Belki de öyküdeki kırmızı dudaklar, karşımdaki pembe dudaklar ve dahi tüm dudaklar bir olup Yonca’yı hatırlatmak için iş birliği yapıyordu. Belki güldüğünde ayrı, üzüldüğünde ayrı şekle bürünen ama ille de gül yaprağı gibi bükülen, yanlarında küçük fiyonklar beliren dudaklar başlatmıştı dünyadaki bütün dudak mevzularını. Bütün renkler onun dudaklarına yakışıyordu. Kim bilir, belki de geçmiş zamanlarda var olduğu bir hayatta onun dudakları için yapılmıştı ilk ruj. Birinin yüzüne öpücükle ilk ruju o bulaştırmıştı, aynaya rujla ilk mesajı o yazmıştı, mektuba dudağının izini ilk o basmıştı.


Neden olmasın? Lilith ya da Havva’dan başlayan kadınlık meselesinin can bulmuş hali olamaz mı Yonca’nın dudakları? Bugüne kadar yaşamış tüm o kadınların dudaklarının izini taşıyor olamaz mı? Pek tabii olabilir. Olmalı. Hafifçe araladığında bahar havasının akın ettiği dudakları başlatmış olmalı her şeyi.


Bırakmasaydın, gitmeseydin ya da hiç tanışmamış olsaydık. Yan masadaki kadınların arasına otursaydın. Susmak zorunda kalsaydı bu iki kadın senin dudaklarına bakıp. En çok sana yakıştığını bildikleri rujları yine de denemek için can atsalardı. Ben kitabıma dalmış gibi görünüp arada kaldırsaydım kafamı. Tam o sırada göz göze gelseydik. Sen benim varlığımı bile fark etmezken benim kalbim yerinden fırlasaydı.


“Seni son kez gördüğümü bilseydim uzun uzun öperdim kırmızı dudaklarını” satırlarına takılıp kalsaydım. Tekrar tekrar onlarca kez okusaydım. En sonunda fark etseydin beni. Mesela rahatsız da olmasaydın. Önünde kahvesiyle kitap okuyan bu adamdan hoşlansaydın. Hepsine olmasa da bazı bazı bakışlarıma karşılık verseydin. Ölseydim heyecandan, korksaydım birden kalkıp gitmenden.


Yanındakiler kalksaydı Yonca. Sana da, “Hadi!” deselerdi. Sen bana baksaydın kısacık. “Siz gidin, ben biraz daha oturacağım,” deseydin. Dünyalar benim olsaydı. Bekleseydim öteki rujlu kadınların gitmelerini. Kitabımı kapatıp gelseydim yavaşça masana. “Mevzunuz rujdu galiba,” deseydim. Baksaydın yüzüme, gülümseseydin kırmızı dudaklarınla. Elimdeki kitabı gösterip, “Ben de çok severim,” deseydin. Açsaydım kaldığım yeri okumaya başlasaydım, “Seni son kez gördüğümü bilseydim uzun uzun öperdim kırmızı dudaklarını...” Böyle başlasaydık Yonca, o zaman kalır mıydın, hâlâ olur muydun yanı başımda? Bu öyküleri hâlâ birlikte okur muyduk?

Yeni yazılar ve atölyelerden haberdar olmak için hemen güverteye katıl!

Güverteye Hoş Geldiniz!

karadankacan-akademi
  • karadankacanakademi-instagram
  • karadankacanakademi-facebook
  • karadankacanakademi-x
bottom of page