
Yol
Ceren Demirel
#çocuktayfayaöykü
Tepeyi aştığında nefes nefeseydi ve hava kararmıştı. Gök gürültüsüne bakılırsa, az sonra yağmur da başlayacaktı. Kendine kalacak bir yer bulmalıydı. Bir kolunda sihirli çanta, bir kolunda emanet edilmiş heybe ile kalakalmıştı köy meydanında. Gün ışığı olmadan sihirli çantayı açamazdı. Heybe zaten emanet, açmak olmaz... Nereden düşmüştü bu hikâyeye? Sahi, nasıl başlamıştı bu hikâye? Gümbür gümbür! Şangır şungur, paldır küldür! Oracıkta bulduğu bir traktör römorkunun altına sığınmasıyla yağmur başladı. “Oh!.. Neyse ki ıslanmadım,” derken pıt, göz kapakları kucağına düşüverdi çocuğun. Uyumuştu.
Ertesi gün, ertesi gün sandığı gün demek daha doğru olur, kucağındaki emanet heybesine sıkı sıkı sarılmış, sihirli çantasını başına yastık yapmış, güneş yüzünü yalar, kuşlar kulağına şarkı söylerken uyandı. Keyfi yerindeydi. Çünkü emanet heybeyi haritada işaretli yere götürecek ve ondan kurtulacaktı. Aç karnını doyurmak için sihirli çantayı açtı, içinden sihirli elmayı çıkardı, keyifle bir ısırık alacaktı ki... O da ne? Ne tepesinde bir römork ne de etrafında bir köy meydanı vardı. Sık ağaçların olduğu bir ormanda tek başınaydı. Önünde çarşaf gibi açılmış bir harita, haritada işaretli bir yer vardı. O yer tepenin ardında, tepeyse uzak yolların sonundaydı. Aşılmalıydı. Aşmamış mıydı? Demek aşmamıştı. Doğru ya, az önce uykudan uyanmıştı. Kucağında emanet heybe, başının altında yastık niyetine sihirli çantayla... Elmasından bir ısırık aldı, bir ısırık daha, bir ısırık daha... Çekirdeğini sihirli çantaya attı ve koyuldu yola. Harita, “Sağa dön” dedi, çocuk sağa döndü. Harita “Sola dön” dedi, çocuk sola döndü. Harita “Dereyi geç” dedi, çocuk dereyi geçti. Harita “Ağaca tırman” dedi, çocuk ağaca tırmandı. Harita “Kuşlarla konuş” dedi, çocuk kuşlarla konuştu. “Yat” dedi yattı, “Kalk” dedi kalktı, “ Yuvarlan” dedi yuvarlandı, vara vara vardı bir tepeye. Tepe nasıl bir tepe, ulu dağlardan da ulu bir tepe... Sarp yamaçlardan geçti, uçurumları aştı. Tepeyi aştığında nefes nefeseydi ve hava kararmıştı. Gök gürültüsüne bakılırsa az sonra yağmur başlayacaktı. Bir kolunda sihirli çanta, bir kolunda emanet heybe ile kalakalmıştı köy meydanında. Gün ışığı olmadan sihirli çantayı açamazdı; heybe zaten emanet, açmak olmaz... Nereden düşmüştü bu hikâyeye? Sahi, nasıl başlamıştı bu hikâye? Gümbür, şangır, küldür, römork, yağmur, kucak... Ertesi gün.
Emanet heybeye sıkı sıkı sarılmış, sihirli çanta başta yastık, güneş yüzünü yalarken uyandığında çocuğun keyfi bu sefer yerinde değildi... Etrafında orman, önünde harita, elinde çantadan çıkardığı elmayla keyfi gerçekten hiç yerinde değildi. Ben bu hikâyeyi kaç kere yaşadım diye sordu? Sahi, kaç kere yaşamıştı? Elmadan bir ısırık aldı, bir ısırık daha, bir ısırık daha… Çekirdeği çantaya atarken çantadaki diğer çekirdekleri fark etti. Aklına bir fikir geldi. Çıkarayım da sayayım diye düşündü. Anlardı o zaman bu hikâye kaç kere yaşandı: Bir dedi bin bir dedi, bin bir dedi, bir dedi... Bu işte bir tuhaflık vardı. Haritaya baktı, harita “Sağa dön” dedi, çocuk sola döndü, “Dereyi geç” dedi, kuşlarla konuştu, “Yat” dedi kalktı, “Yuvarlan” dedi durdu. Vara vara vardı bir tepeye. Yamaçlar, uçurumlar derken nefes nefese aştı tepeyi. Hava kararmıştı. Gümbür , şangır, paldır, römork... Hayır... Girmedi römorkun altına, yağmurda öylece bekledi. Yine de göz kapakları kucağına düşüverdi.
Cik cik cik... Gözünü açtığında bir ağacın tepesinde kuşlarla konuşuyordu çocuk. Sık ağaçlı ormanda, güneş yüzünü yalarken uyanmamıştı. Elini sihirli çantaya attığında elmasının da yenmemiş olduğunu anladı. Gözünü kapattı çocuk, ne tepeyi düşündü, ne heybeyi ne yağmuru.
Gözünü açtı çocuk sarp yamaçlarda. Gözünü kapattı çocuk. Gözünü açtı çocuk göz kapakları kucağında, gözünü kapattı çocuk. Gözünü açtı çocuk güneş yüzünü yalarken nefes nefese...
Etrafına bakındı çocuk. Köy meydanı cıvıl cıvıl canlıydı. “Burayı hiç böyle görmedim,” diye düşündü. Sonra hatırladı, “...hiç değil uzun zamandır…” Hazır hatırlamışken elinde sıkı sıkı tuttuğu haritayı da hatırladı. Açtı baktı. Tepe aşılmış, sıra işaretli noktaya emanet heybeyi bırakmaya gelmişti. Harita “Yürü,” dedi, çocuk durdu. Öyle bir durdu ki akşam oldu…
Gözünü açtığında durduğu yerde duruyordu. “Çok durdum artık gideyim,” dedi. Bir adım attı bin bir adım attı, vara vara vardı emaneti teslim edeceği işarete. İşaret bir ağacı gösteriyordu ama vardığı yerde ne bir ağaç vardı, ne bir kuş, ne bir toprak, ne bir yağmur. Heybe açılıverdi; içinden bir korku, bir sürü soru, biraz merak, bir tek de elma, bir de darağacı çıktı. Darağacına astı çocuk korkuyu. Sonra sorular geldi önüne, kıyamadı, cebine doldurdu soruları. Merak... Ona da kıyamadı. Açtı elmanın içini, sıkıştırdı merakı, kapattı elmayı, başladı hapur hupur yemeye. Bir yedi, bin bir yedi, bin bir yedi, bir yedi. Yoruldu çocuk...
Darağacının altına oturdu, havanın kararmasını bekledi…
