top of page

Bahçeden Domates, Patlıcan

Peyman Ünalsın Gökhan

#yetişkintayfayaöykü

Pazartesi Göztepe, perşembe Erenköy, cumartesi Kozyatağı, pazar Ataşeher’deyim. Pazartesi Göztepe’ye gelenler salı nerede olduğumu soruyor. Cumartesi Kozyatağı’na gelenler Hasanpaşa’da olup olmadığımı merak ediyor. 


Yoğum, yoğum hamfendi! 


Salı günleri domatesleri, patlıcanları mıncık mıncık elleyip sonra başka tezgâhlara kaçan kadınlardan, ‘Şöyle önden ver, arkadakiler ezik oluyor. Biz de müşteriyiz,’ diyenlerden uzakta kafamı dinliyom. ‘Bunlar senin bahçenden mi?’ diyenlere “Hee hanımabla, bizim bahçeden. Sadece fasulyeler arkadaşınkinden,” diye sallıyom. Kanıyo saflar. “Hanım hanım! Bahçe mi kaldı?” diyesim var. Dilimin ucuna, aha taaa şuracığa geliyor, sonra vazgeçiyom. İşin mi yoh Saffet, ne dil yarışına girecen bunlarla? Sat malını, al paranı, hadi yallah! Vakti zamanında bahçeler vardı. Arnavutköyü’nde. Yoh anam, yoh babam, Boğaz’ın Arnavutköy deel, goca goca demir guşların inip kalktığı. Orası teee nirden nireye sulak araziydi. Etrafı bağlık bahçelik. Şehre hem yakın, hem deel. Verimliydi ya toprak. Ha şurdan ormandan, çamlardan çıkan arılar doğayı beslerdi. Arazi zaten sulak. Havası da güzeldi o yıllarda. Eker, biçerdik. Öyle ilâç neyin de kullanmazdık. Kullanmazdık tabii. Mahsulün yolda bozulma endişesi yoktu ki. Topluyon malı, götürüyon Göztepe’ye, Kozyatağı’na, Ataşeher’e. Ataşeher daha yeni yeni kuruluyo. Pazarı o zamanlar ufacıktı. Şimdi goca pazar oldu. Önünde araba park edecek yer bulamıyor insanlar.


Sonra yavaştan yavaştan bizim tarlalara göz diktiler. Bir gece bakıyoz, seller basmış. Mahsül yosun olmuş. Ne çıkarsa bahtına. Aziylen, kıt çeşidiylen tezgâh kuruyoz. Bir sabah uyanıyoz, sanki tarlayı domuzlar basmış. Yemiş yemiş tükürmüş desseeem değel. Girmiş tarlaya, ırzına geçmişler. Bir iki derken, gece pusuya yatalım dedik. Sindik çalıların ardına. Yaklaşan fısıltılar, ayak sesleri duyduk önce. Sonra aha o da ne? Ellerinde gaza banmış meşaleler, üç beş serseri, ateşe verdi tarlayı. Yandım Allah’ diye fırlayasıya gaçıp gitti orospinin evlâtları. Aradan birkaç hafta geçti geçmedi, alın size şu kadar para diyen tipi bozuklar dayandı kapımıza. Önce yoh dedik. Direttiler. Daha kalabalık geldier. Yine yoh dedik, bura bizim dedik. Devletin adını andılar. Neymiş zati tapımız yohmuş. Yasal değelmişiz. Tapışız baba toprağı devletinmiş. Üstelik proje hazırmış. Ülkemizin adı nah gocaman havalimanı ile anılanacakmış. Topraklan uğraşmak neye, hâlden alın dediler. İlk zamanlar için teşvik neyin verdiler. Golumuz, ganadımız gırıldı. Devlet kiiiim, biz kim? Boynumuzu büktük, çıktık.


Sanıyonuz Bayrampaşa’da enginar tarlası kaldı. Peh! Ne gezeer!


Dün Erenköyü’ndeydik. Tezgâh çiçek açmış gibi. Benim bile gözüm galdı. Hani derler ya, en çok anasının nazarı değermiş bebesine diye, işte öyle, korktum nazar değdirecem diye. Hanımın teki geldi. Domatesleri gokladı, patlıcanları sıktı, sıkıştırdı. Hooop hanım hanım, pörsütecen patlıcanları, diyeceğidim ki, yanındaki gadın gırmızı dudaklarını büzerek ‘Bunlar nerden geliyor?’ dedi. ‘Nerede sizin bahçeler?’ Diğer gadın gırmızı dudaklıya döndü. ‘Hanımefendiciğim İstanbul’da tarla mı kaldı? Siz nerde yaşıyorsunuz?’ demez mi? 


Hey gurban! Dilini yerler senin! Agıllı garılar hemmen gendini belli ediğ. Ağzımdan lafı çalıverdi.

Gadını tutmuş, şappadak yanağından öpmüşüm. Evet öptüm. Saklamıyorum. Pişman da değilim.

Bu metni arkadaşlarınla paylaş!

bottom of page