
Düğme
Tuğba Akgün
#çocuktayfayaöykü
Çocuk darağacının altında oturdu ve havanın kararmasını bekledi. Hemen hemen iki haftada bir yapardı bunu. Bazen haftada bire çıkar, bazen de üç haftayı bulurdu gelmesi. Zayıf, kavruk tenli bir çocuktu. Saçlarını annesi tıraş ettiği için pek süslü görünmezdi. Sık sık yıkanmadığı da, saçlarının matlaşmış renginden belli olurdu. Kışın soğuğunda yırtık bir çift potin giyerdi. Yazın ise potinleri daha fazla yırtılmasın diye çoğunluk yalınayak gezerdi. Artık tabanları nasırlaştığı için kolay kolay da acımazdı ayakları. Yamalı soluk kahverengi pantolonunu, her gün biraz daha zayıflayan belinden düşmesin diye beyaz bir urganla bağlardı. Rengi bir zamanlar belki de beyaz olan krem rengi kirli gömleği, kısalmış kollarıyla yaz kış üzerinde olurdu. Sakin ve akıllı bir çocuktu. Onun gibi yaşayan diğer çocuklardan farklıydı. Onlar gibi her şeye gülmez, etrafında yaşananları izler ve yaşından beklenmeyecek bir olgunlukla yorumlardı. Bu olgunluğundan olacak, darağacının etrafında dolaşmak, ona diğerleri gibi korku vermez, aksine hayatı en iyi hissettiği yer olarak görürdü burayı. Bir de geçim kaynağı…
Havanın kararmasına yakın, birlikte çalıştığı arkadaşı Sarı da geldi. Saçları, kaşları ve kirpikleri beyaz denecek kadar çiğ bir sarı renkteydi. Bu yüzden herkes ona Sarı derdi. Hoş, bu çocukların gerçek birer isimleri var mıydı, o da meçhuldü. Her birinin bir lakabı vardı. Sarı, Marsık, Düdük, bizim çocuğa da az konuştuğundan Dilsiz derlerdi. Dili vardı var olmasına ama sevmezdi konuşmayı. Gerektiği kadar konuşur, sonra hep dinlerdi. Sarı biraz safça bir çocuktu. Diğer çocuklar onu pek aralarına almak istemez, aldıklarında da eğlenmek için yaparlardı. O kendine yapılanı pek anlamasa da, Dilsiz onlarla aynı çaresizliği paylaşan çocukların Sarı’ya yaptıkları oyunu anlardı. Haksızlığa tahammül edemediğinden onu hep yanında gezdirir, kendisine bile doğru düzgün para çıkarmayan işini paylaşırdı. Sarı, bu fedakârlığı bildiğinden, “Ah be Dilsiz, sen de olmasan babalığın dayağından zor yırtardım,” der, Dilsiz de hiç duymamış gibi işine devam ederdi.
Yine birlikte iş yapacakları bir gündü. Sarı, elinde feneriyle Dilsiz’in yanına diz çöküp, “Bugün baya iyi iş çıkmış galiba, baksana ay ışığında bile ışıl ışıl parlıyorlar,” deyip Dilsiz’e omuz attı. Dilsiz etrafa göz gezdirdiğinde Sarı’nın söylediklerine hak verdi. Bugün epey iş çıkmıştı onlara, ışıl ışıldı her yer. Sarı’nın elindeki feneri alan Dilsiz, “Önce ay ışığında parlayanları toplayalım, sonra feneri yakar diğerlerini toplarız,” dedi.
İkisi iki tarafa doğru eğilmiş, parlayan düğmeleri topluyorlardı yerden. Her infazdan sonra gelip bunu yaparlardı: Düğme toplarlardı. İnfaz edilen kişinin yakınları o acılı anı izlerken, bağırmaları yasak olduğu için feryatlarını içlerine gömer, kıyafetlerindeki düğmelerden koparıp gözyaşlarının yerine bırakırlardı meydana. Bu davranış, yüzyılları aşmış, bir âdet haline gelmişti artık. İlk zamanlar düğme koparmayla başlayan bu âdet, yıllar geçtikçe meydana düğme saçma haline gelmişti. Suçlu, kalabalığın önünden geçerken yakınları avuç avuç düğmeyi başından aşağı yağmur gibi akıtırdı. Eğer infaz edilen kişi zenginse, düğmeler de süslü, parlak, taşlı ve pahalı olabiliyordu. İnfaz edilen kişinin en yakınları çuval dolusu düğme bile bırakabiliyorlardı meydanda. Dilsiz ve Sarı ise her infazdan sonra, hava karardığında meydana gelip bu düğmeleri topluyor ve kasabanın cimri terzisine götürüp birkaç demir paraya satıyorlardı. Kasabadaki herkes cimri terzinin bu lanetli düğmeleri almasını bir uğursuzluk sayıp terziyi ayıplasalar da yaşayacakları bir acıda en ucuz düğmeyi orada bulacaklarını bildiklerinden üstüne gidemezlerdi. Sonuçta acı çekmiş olmaları infaz anında ne kadar üzgün olduklarını göstermelerine engel değildi. Bunun yolu da avuç dolusu düğmeden geçiyordu. Bir düğmeye ulaşmanın en ucuz yolu bu cimri terziden geçerdi. Sırf kendi gösterişleri için de gördüklerini görmez, duyduklarını duymaz, bildiklerini bilmez tavrı takınırlardı. Diğer çocuklar da kasabalı gibi meydanda saçılan düğmeleri toplamanın uğursuzluk getirdiğine inanırlardı. Çünkü onlara göre; düğmeleri ölen kişi gelip toplar ve öbür tarafa beraberinde götürürdü. Dilsiz’e de bunları topladığı için bir gün lanetleneceğini ve başına büyük bir felaket geleceğini söylerlerdi. Sarı bazen bu duyduklarından korksa da Dilsiz ona, “Merak etme Sarı, hiçbir uğursuzluk seni bulmayacak, ben adres olarak bizim evi verdim,” der, Sarı’yı rahatlatırdı.
O gün tüm düğmeleri topladılar ve ertesi gün terziye gitmek üzere meydandan ayrıldılar. Dilsiz koca bir torba düğmeyle karanlık sokaklardan ilerleyip kasabanın çıkışında, çadırla kulübe arası, ne olduğu çok da belli olmayan derme çatma evine vardı. Evlerinin yıkılmak üzere gibi duran dört duvarının üstünde toplama saclardan yapılmış, her yağmurda akan bir çatısı ve kapı görevini gören yer yer delinmiş, kilimden eski bir perdesi vardı. Kardeşleri uyumuş olmalıydı ki Dilsiz’in gelişi sevinç çığlıklarına sebep olmadı. Dilsiz gibi onlar da eve para getirebilmek için günlük işler yapıp kendilerince evin geçimine yardım ederlerdi. Bazen bir dükkân önü süpürür, bazen de yaşlı bir kadının pazar filesini kapısına kadar taşıyıp tek başına değeri olmayan demir paralardan bahşiş toplarlardı. Dilsiz, evdeki çocukların en büyüğüydü. Diğer iki kardeşi onunla oynamak için akşamı iple çekerdi. Dilsiz de ancak kardeşleriyle birlikte olduğu anlarda gülerdi. Annesi kasabanın zenginlerinin çamaşırlarını yıkar, babası ise aynı zenginlerin çarşı pazar alışverişlerini yapardı. İkisi de dürüst insanlardı. Bu yüzden kasabanın ileri gelenleri güvenle evlerine alırdı onları. Çocuklarını da aynı dürüstlükle yetiştirmişlerdi. Fakat fakirlikleri babasının sırtında bir kamburdu her zaman. Babasının arkadaşlarının çoğu, yasal olmayan yollardan durumlarını düzeltip zengin denebilecek duruma gelmişti. Hatta ona da kolay yoldan zengin olmayı teklif etmişlerdi ama o bunu asla kabul etmemişti. Yaşadıkları hayat zor da olsa dürüstçe yaşamak onlar için en doğrusuydu.
Dilsiz eve girip yerde yatan kardeşlerinin yanına sokuldu. Bu gece o kadar iş çıkmıştı ki ayaklarına kara sular inmişti. Yatar yatmaz kendini uykunun tatlı kollarına bıraktı. Sabahın ilk ışıklarıyla kapıdaki seslere uyandı. Anne ve babasının sesini tanıdı ama diğer ses hiç tanıdık değildi. Ayrıca bu ses oldukça sert ve acımasız gelmişti kulağına. Yavaşça kapı niyetine kullandıkları kilime yaklaştı, yırtıklardan birine gözünü dayadı. Kapıdakiler kasaba polisiydi. Babasını kollarından tutmuş götürmeye çalışıyorlardı. Hemen kapıya çıktı. Gözyaşları içindeki annesine, “Neler oluyor, babam ne yapmış?” diye sordu. Annesi hıçkırıklarının arasından, “Dün gece babanın alışveriş yaptığı evlerden birindeki yaşlı kadın öldürülmüş. Eve en son uğrayan babanmış,” dedikten sonra olduğu yere çöküp ağlamaya devam etti. Dilsiz babasının böyle bir şey yapmayacağından emindi. Polislerin zorla götürdüğü babasıyla göz göze geldiklerinde, “Ben yapmadım,” haykırışını gözlerinden okuyabiliyordu.
Günlerce kasabada sadece bu olay konuşuldu. Deliller, nasıl olduysa bilinmez, Dilsiz’in babasından başkasını işaret etmiyordu. Kadının yanında babasının mendili bulunmuştu. Suçluya dair bundan başka hiçbir iz yoktu. Mahkeme günü geldiğinde, Dilsiz dışında tüm aile duruşma salonundaydı. Dilsiz, kimsenin düşünemeyeceği kadar derin düşünmüş ve kararın ne olabileceğini anlamıştı. Çünkü bilirdi ki bu kasabada fakir olmak bile suçlu olmak için yeterliydi. Annesi ve kardeşleri umutla duruşma salonuna girerken o, salonun avludaki penceresinin altında nefesini tutmuş kararı bekliyordu.
Birkaç gün sonra darağacı yeniden kuruldu. İnfazı izlemek isteyen halk ve suçlunun yakınları meydandaydı. Her zamanki o soğuk hava herkesin sırtını sıvazlayıp en son suçlunun sehpasına konuk oldu. Suçlu getirildi, ip boynuna geçirildi, suçu okundu ve bir tık sesi, birkaç hıçkırık, yere düşen düğmeler… Çıt… çıt… çıt…
Akşam hava karardığında Sarı ve Dilsiz her infazdan sonra olduğu gibi yine buluştu. Sarı fenerini yaktı ve, “Bugün pek iş yok gibi baksana, fenerle bile hiçbir şey görünmüyor,” dedi. Dilsiz feneri aldı, sessizce etrafı aradı, birkaç tane düğme topladılar. Tam bitti derken Sarı, “Dilsiz, burada bir tane kırık düğme var, bu da işimize yarar mı?” diyerek elindeki kırık, kirli düğmeyi havaya kaldırdı. Dilsiz boğazındaki taş gibi yumruyu giderebilmek için yutkundu, dişlerini sıktı, düğmeyi alıp, “Yarar,” dedi. O gece işleri erken bitti. Yazın sonlarıydı, rüzgâr hafifçe saçlarını okşarken onlar da evlerine doğru yol aldılar. Dilsiz, rüzgârın savurmasıyla gömleğinin açılan kanadına baktı. Kırık düğmesi avucunda koşmaya başladı. Nefesi kesilene, gözyaşları kuruyana kadar koştu. Karanlıkta ayağı taşa takılıp yüzüstü düştüğünde elindeki tüm düğmeler yere saçıldı. Kırık düğme dışında. Onu sımsıkı avucunda tutuyordu. Yerden kalktı ve avucunu açıp gökyüzüne uzatarak tüm nefesini boşaltırcasına bağırdı:
“Baba! Bu düğme senin için! Sonsuza dek her gün yere düşecek…”
