top of page

Kırılan Büyüleyici Gerçeklik

Nilay Yanardağ

#yetişkintayfayaöykü

Yağmurlu bir günün ortasında tanışmıştık seninle, ben sırılsıklam ve çamur içindeyken. Öfke ve çaresizlikten ne tepki vereceğimi bilemez bir haldeyken tüm nezaketinle yatıştırmıştın beni. Göklerden gelen, büyüleyici bir yardım eli gibi görünmüştün bana. Gerçek olamayacak kadar güzeldi, hani bir film sahnesinin içindeymişsin hissi kaplar ya içini insanın bazen, tam da öyleydi. Yüzümü nazikçe silişin, yola saçılmış eşyalarımı toplayışın, koluma girip beni dükkânına götürüşün, temiz ve kuru kıyafetler verişin, sıcak bir fincan çayla beni rahatlatışın…


O an seni sevmekten başka yapacak bir şeyim olmadığını anlamıştım. Hayatıma dair bir şeyi bu kadar net bildiğim ilk andı bu. Dükkânından ayrılmadan önce numaramı verişim, iyiliğinin karşılığını mutlaka vermem gerektiğinde ısrarcı olmam bundandı. Israrımla yanaklarının elma gibi kızardığını hatırlıyorum. Boynunu hafifçe büküp, al yanakların ve hafifçe beliren gamzelerinle soluk bir “Evet,” deyişin hala kulaklarımda yankılanıyor. O evet cevabını aldığımda göğsümde kanatlanan çırpınışları duyacaksın diye ödüm kopmuştu. 

Dükkânından çıktığımda allak bullaktım. Kafamın içinde daldan dala atlayan düşünceler, sorular, yargılar, endişeler hepsi birbirinin peşi sıra koşmaktaydı. Ama kalbim, “Susun!” diyordu, “Bu seferki başka. Anlamakta zorlandığınızı biliyorum ama bu sefer bırakın ben doğru bildiğimi yapayım. Sizi defalarca dinledik, istediklerinizi yaptık ve yanıldık. Şimdi sıra bende.” Kalbim o kadar netti ki zihnimdeki sesler usulca geri çekildi. Kafamın içindeki dinginlik de, kalbimdeki yakıcı heyecan da yeniydi. Bilge bir annenin başını okşadığı anki gibi huzurlu, güvendeydim ve yaşanacaklar konusunda heyecanlıydım. 


Birkaç gün sonra seni aradım, kendimi tanıtmaya girişmişken adımı söylediğinde duraksadım. Sesimden tanımıştın beni, yüzümü gülümseme kaplamıştı. “Yarın müsaitseniz öğle yemeği yiyelim beraber,” dedim, ahizenin diğer ucunda yanaklarında gamzelerin belirdiğini, hafifçe gülümsediğini görür gibiydim. “Peki,” dedin. Öğle yemeğimiz, tüm günümüzü almıştı, ne ben işe dönebilmiştim ne de sen dükkanına. Sonraki günler her şey o kadar hızlı akmıştı ki eski ben olsa, zihnim, “Deli misin, bu kadar hızlı ilerleyen bir ilişkiye nasıl güvenirsin! Adamı tanımıyorsun bile. Ya içinden bir canavar çıkarsa? Nasıl kaçacaksın o zaman? Ya da seni yarı yolda bırakıverirse kim toplayacak ardında bıraktığı enkazı?” diye dırdır eder dururdu. Sadece kendime değildi eski ben’in yargıları, çevresinde değer verdiği kim varsa kendini durduramaz, süzgeçten geçirmeden tüm korkularını, endişelerini boca ediverirdi karşısındakinin üzerine. Neyse ki bu sefer kontrol kalbimdeydi ve bu işi beynimden, mantığımdan daha iyi kotarıyor gibiydi. 


Birkaç ay sonra yanına taşınmıştım. Benim için yepyeni bir tecrübeydi; biriyle yaşama fikri dahi, yaşadığım ilişkiyi tuzla buz etmeme yeterdi. Şimdi ise hayatın bana getirdiklerini sakince kucaklıyor ve değişikliğe gönüllüce adım atıyordum. Seninle yaşadığım her şey kendimi keşfetmemi sağlayan bir yolculuğa dönüşmüştü. Bağlanma korkusu olanın ben olduğumu, kendi küçük konforlarımı bırakmamak için etrafımdakileri nasıl döküp saçtığımı, sonra hiçbir şeyden ben sorumlu değilmişim gibi nasıl insanlara dert yanıp, günler geceler boyu timsah gözyaşları döktüğümü gördükçe olduğum kişiden uzaklaştım. Seninle şekillenen ve içimdeki iyi yanların görünür olduğu bir varoluşa adım atmıştım artık. Çocuk gibi en ufak pürüzde debelenip, kendini yerden yere atan ben çok uzakta kalmış gibiydi. Bir daha karşılaşmamak üzere geride bırakmıştım o beni. 


Ta ki sınavımız gelip bizi bulana dek. Senemiz dolmadan seninle yuvamızı kurmuştuk, çocuğumuz olsun diye ikimiz de can atıyorduk ama olmuyordu bir türlü. Yüzümü avuçlarının arasına alıp, burnuma kondurduğun minik öpücükle, “Üzülme çiçeğim, biz birbirimize yeteriz. Her şerde bir hayır vardır, belki böylesi bizim için en doğru olanıdır. Hem benim bebeğim var,” deyip o muzur bakışını atarak beni işaret eder, ardından yüzümü öpücüklere boğardın. O an kalbimdeki tüm buzlar erir, içimdeki sızı uçar giderdi. Hayatımda en huzurlu hissettiğim yer göğsündü. Göğsünde uyur, göğsünde uyandırdım. Ellerinin saçlarımda kelebekler gibi gezişi beni rahatlatır ve hemencecik uykuya dalmamı sağlardı. 


Artık her şey değişti. Göğsümde uyanıyorsun ve iki elinle birden saçlarımı taramaya çalışıyorsun. Kelebekler gezinemiyor artık saçlarımda sen dokunduğunda. İlkokuldaki sınıf öğretmenimin hata yaptığımda kafama yarı sert vuruşları geliyor aklıma şimdi, sen bana dokundukça. Her defasında irkiliyorum, içim eziliyor. Mimiklerimi kontrol etmeye çalışıyorum sana içimdeki tiksintiyi hissettirmemek için. Çarpılan gülümsemenden başarısız olduğumu anlıyorum. Kahroluyorum ama daha fazlası gelmiyor elimden. Kaybolmak istiyorum, ölmüş olsan ikimiz de daha az acı çekerdik belki. Ardımda bıraktığım hayatın içinde kaybolup gittiğini sandığım ben, tüm arsızlığıyla yeniden içimde. Birkaç ay öncesine kadar aşkından sevgisinden ölüp bittiğim sana şimdi bakamıyorum, bana dokunmana dayanamıyorum. Sana yardım etmek bile eziyet gibi bir hal aldı. Artık kendimi koşar adım işe atıyor, öğle arasında kendimi tuvalet kabinine kilitleyip ağlayıp saçlarımı yoluyorum. Dönüştüğüm bu insandan tiksiniyorum. Seni yine sevmek, seninle gülmek, acını paylaşmak, sözleştiğimiz gibi kötü gününde de hayatı seninle sırtlamak istiyorum, ama bir türlü başaramıyorum. 


İçimdeki suçluluk duygusu her gün daha fazla kemiriyor beni ve bu duygu tarafından kemirildikçe daha da vahşileşiyorum sanki. O an, sürekli zihnimde dönüp duruyor. Yemeği karıştırıyorum, telefonum çalıyor. Sen mutfağın kapısında beliriyorsun o esnada. “Hayatım şu çorbayı iki dakika sen karıştırır mısın? Telefona bakmam lazım, terfi haberim için arıyor olabilirler.” Yüzündeki sıcacık gülümsemeyle hemen yerimi alıyorsun. Telefona koştuğumda annemin aradığını fark edip, canım sıkılıyor. Telefonu açıp, “Alo,” dediğim anda apartmanı inleten o patlama sesiyle yere kapaklanıyorum. Kapkara dumanların mutfağımızdan süzüldüğünü fark ediyorum. Sana sesleniyorum ama hiçbir cevap alamıyorum. Titreyen bacaklarımla yalpalayarak mutfağa doğru geliyorum. Havada keskin bir gaz kokusu, dumandan içeriyi seçemiyorum. Ağzımı bluzumla kapatıp, telefonumun fenerini açtığım zaman yerde yatan seni görüyorum belli belirsiz. Etraf kanla karışık çorba gölü. Seni uyandırmaya çalışıyorum. Yaşayıp yaşamadığından emin olmam gerek, hafifçe öksürüyorsun. Sevinç gözyaşları dökülüyor yüzüm boyunca. Telefonu kenara atıp seni kucaklıyorum. Çeke çeke salona doğru sürüklüyorum seni, ışığa vardığımızda fark ediyorum o narin ellerinin ve parmaklarının yokluğunu. Sarsılıyorum. Zihnim donmuş gibi. Ne kadar öyle kaldığımı hatırlamıyorum, kapımızın kırıldığını ve insanların evimize doluştuğunu anımsıyorum. Kulağımda bir uğultu, kalbim ve beynim vücudumu terk etmiş gibi. Hiçbir şeye tepki veremiyorum. Hastanede sakinleştirici veriyorlar bana, sen uzun saatler ameliyathanedeyken. İlacın etkisi geçtikçe sahneyi zihnimde döndürüyorum sürekli. Benim yüzümden ellerinden oldun ve bu suçlulukla ne yapacağımı bilmiyorum. Yanına gelmeye dahi yüz bulamıyorum. Doktor uyandığını söylediğinde korkak adımlarla odana geliyorum. Yüzünde her zamanki nahif gülümsemen, beni merak edişin, olayı soğukkanlılıkla anlatışın beni daha da yaralıyor. Nasıl başa çıkacağımı bilmiyorum. Ellerin sargılı, pansuman yapılacağı zaman odadan çıkıyorum. Doktorun anlatıyor, sağ elinin neredeyse tamamı kopmuş, sol elinde de dört parmağın yok. Yüzünün alt bölgesi ikinci derece yanık. İyileşme tamamlandığında protez kullanabilirsin. Hafifçe kafamı sallayarak dinliyorum hepsini. 


Eve dönüyoruz birkaç hafta sonra, suçluluk içimi kemirirken etrafında dönüp duruyorum. Karşına oturmamı ve sakinleşmemi istiyorsun. Her zamanki dinginliğinle yaşananların benim suçum olmadığını, bazı şeylerin sadece yaşanması gerektiğini, ikimiz de hayatta ve sağlıklı olduğumuz için mutlu olduğunu söylüyorsun. Patlamayı erken fark edebildiğin için kendini ne kadar şanslı hissettiğini, aksi halde beni dul bırakacağını söyleyip şakalaşıyorsun. Bu halde nasıl şaka yapabildiğini, durumunu nasıl tiye alabildiğini idrak edemiyorum. Sana dokunurken seni incitmekten, canını yakmaktan korkuyorum. Göğsün artık geri dönemeyeceğim evim gibi. Aradan birkaç ay geçiyor, “Protez takmaya hazırsın,” diyor doktor. Modeller seçiliyor, ölçüler alınıyor, kalıplar yapılıyor, tüm hazırlıklar tamam. Yapay ellerinle karşımdasın artık, gülümsüyorsun, gülümsüyorum eğreti bir şekilde. Bakışların donuyor. 


Suçluluğumun yerini günbegün tiksinme alıyor. Sen masalsı hayatımıza kaldığımız yerden devam etmeye çalışıyorsun, ben ise kaçacak delik arıyorum. “Haydi,” diyorsun, “son bir kez çocuk yapmayı deneyelim. İçimden bir ses bu sefer tam zamanı diyor.” Aşağılayıcı bakışlarımı sana dikiyorum, evet yapıyorum bunu. Ve bununla da yetinmeyip, “Tek başıma çocuk büyütemem, bebeği birlikte büyütebileceğim bir adam olmalı yanımda,” diyorum. Kalbinin ve ruhunun nasıl parçalandığına tanıklık ediyorum ama kendime engel olamıyorum. Bir özür bile dilemiyorum senden. Ve sen hala tüm sevginle, tüm şefkatinle yapay parmaklarınla beni okşamaya çalışıyorsun. Ellerini parçaladım, kalbini, ruhunu parçaladım, geriye kalan tek şey kendimi senin hayatından esirgemek ve bunu da yaparsam vicdan azabından öleceğimi hissediyorum. Yine de kalbim vücudumu terk etmiş gibi, ağlamaktan, tiksinmekten ve yanında var olmaya çalışmaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Şuursuzca aklımdan geçen keşke ölseydin düşüncesiyle kendime eziyet etmeyi âdet haline getiriyorum. Her gün biraz daha azaldığımızı hissediyorum.


Sabah uyandığımda yanımda yoksun. İçimde endişeyle birlikte bir rahatlama beliriyor. Kalkıp evin içinde seni arıyorum ama yoksun. Yürüyüşe çıktığını düşünüyorum, güneşli havalarda seni en rahatlatan aktivite bu. Diğer günlerin aksine kendime güzel bir kahvaltı hazırlayıp sakince kahvaltımı ediyorum. Aheste aheste hazırlanıp işe gidiyorum. İçimde anlam veremediğim bir huzur var. Akşam eve dönüyorum, yine evde yoksun. Bir şekilde bir daha eve dönmeyeceğini biliyorum. Bu da hayatımda adım gibi emin olduğum ikinci an. Yokluğunla içimdeki katranı da atıyor gibiyim. İşe gittiğimde artık ne kendimi tuvalete kapatıyor ne de ağlama nöbetlerine tutuluyorum. Yapay ellerinle bana dokunmaya çalışmaların nadiren aklıma geliyor. Bazı sabahlar uykuyla uyanıklık arası evde varlığını hisseder gibi oluyorum, tedirgince evi kolaçan edip kendimi rahatlatmaya çalışıyorum. Gidişinden haftalar sonra ilk kez arkadaşlarımla dışarı çıkıyorum, yeniden kahkaha atabildiğimi fark ediyorum. Seninle birlikte içimdeki tüm suçluluk, tiksinme, ağlama nöbetleri terk edip gidiyor beni. İçimi kasıp kavuran vicdan azabı da yok oluyor. Yine mi ben, yoksa yeni bir ben mi bu bilemiyorum…

Bu metni arkadaşlarınla paylaş!

bottom of page