
Lorfen Aşkına
Dilek Mertoğlu
#yetişkintayfayaöykü
Yılın en nefret ettiği dönemini bu kez daha güzel geçireceğine olan inancı nedense pekişmiş olan Sabrina, köhne mutfağında harıl harıl bir şeylerle uğraşıyordu.
Mermer orta tezgâhın üstü renkli şişeler, birtakım peltemsi sıvılar, çeşit çeşit otlar, çuvallarda durmaktan küflenmiş tohumlar, hâlâ canlı gibi cam kavanozlardan etrafı seyreden böceklerle doluydu.
Tüm bu karmaşanın ortasında yanan ocakta kara bir kazandan zaman zaman gri, zaman zaman bordo, zaman zaman da siyaha dönüşen iğrenç kokulu bir duman çıkıyordu. Sabrina, bu çığrından çıkmış malzeme yığınından habire bir şeyler alıp kara kazana atıyor, elindeki koca tahta kaşıkla karıştırıp duruyordu.
“Sırtlan kuyruğu, ılık oğul otu, kanguru kirpiğiii… Bir de ne eksik? Hah, muhabbet kuşu kakası! İşte oluyooor!”
Elindeki buruşuk kâğıttan malzemeleri okurken bir yandan da bu Sevgililer Günü’nü yalnız geçirmeyeceğini düşünerek içi içine sığmıyordu. Sabrina, ilerlemiş yaşına rağmen hayata sıkı sıkıya tutunan coşkulu bir cadıydı. Sanırım 354 yaşındaydı ve Boğa burcuydu. Gerçi burcundan pek emin değildi ama annesi ona tarladaki tütünler sıçan kulağı büyüklüğündeyken doğduğunu söylemişti, bu da nereden baksanız mayıs ayı başları demekti.
Sıçan kulağı derken, evet, karışıma bir tutam da sıçan kulağı atması gerektiğini hatırlayıveren Sabrina, Sevgililer Günü için ümidini bu karışıma bağlamıştı. Az sonra bu karışımı tam 42 dakika 30 saniyeliğine dinlenmeye alacaktı. İşin püf noktası hem malzemelerin tam miktarında ve taze elde edilmesi hem de bekleme zamanının ne bir saniye önce ne de bir saniye sonra olmamasıydı. Sabrina teknolojiyle pek arası olmadığından saniyeleri saymak için evcil kurbağası Nikki’yi kullanıyordu. Kurbağayı hafifçe ısıttığı bir saç tavasının üzerine bırakıp üzerine bir cam bardak kapatıyor ve tam 30 kere zıplamasını sağlıyordu.
Gerçi kurbağa 30 kereden fazla zıplıyordu çünkü Sabrina kurbağayı orada bırakıp hemen karışımı tekrar ateşe alıyordu. En son kurbağası Tarte’yi böyle bir kargaşada saç tavasında unutuvermişti, ne yazık!
Neyse ey kadınlar, dinleyin! Sabrina’nın özel karışımı ateşte bir miktar daha karıştırılıp içerisine Anka kuşunun o renkli tüylerinden bir adet ekleniyor ve ta taaa! Dünyanın en cezbedici renkteki, en güzel kokan rujuna dönüşüyordu. Bu öyle bir rujdu ki nice prensesler prensleri, nice sultanlar şahlarını ve nice elf kraliçeleri ejderhalarını bu yolla ayartmıştı. Evet, elf kraliçelerinin ejderhalara bir saplantısı vardı diyebiliriz.
Şimdi sıra Sabrina’daydı. Onun aklı fikri de on yıllardır âşık olduğu, yüzlerce Sevgililer Günü’nü sadece onu arzulayarak geçirdiği Çift Başlı Yılan Terbiyecisi Lorfen’deydi. Şimdiye kadar ona açılamamıştı. Lorfen onun farkında bile değildi. Ama sevgili Sabrina’nın makûs talihi, geçtiğimiz dolunay gevşek ormanda yılanların yumurtaları için kazı yaparken bulduğu paslı bir sandık ile kendi etrafında dönüverdi. Sandıktan çıkan mektup, Normandiya Cadılarından kalma bir aşk iksiriydi.
Karışım biz bunları anlatırken tam kıvamına gelmişti ve Sabrinacık, minik bir kavanoza doldurduğu bu kırmızı ruju dudaklarına güzelce buladı. Koşarak çekmecelerden birine tıktığı el aynasını aldı. Süpürgeler aşkına! Bu, bu o muydu? Sabrina aynada gördüğü alımlı kadına göz süzdü, yelpaze gibi sallanan kirpiklerini işveyle kırpıştırdı, inci gibi dişlerini ortaya koyarcasına sırıttı. Vay bin salyangoz! O yaşlı cadı nereye gitmişti? Şimdi yeryüzündeki tüm prensesler, sultanlar ve elfler düşünsündü. Gerçi elflerden vazgeçebilirdi, ejderhalara pek meraklı değildi. Ama şu an aynada gördüğü afet, sadece Lorfen’i değil, yeryüzündeki tüm erkekleri dize getirecek güzellikteydi. Ne ruj ama!
