
Okur ve Yazar Olmak Arasında bir Dünya: Çeviri
Aslı Konaç
#rüzgaraltıyazı
“The House at Pooh Corner” adlı kitabın son üç bölümünü çevirmeyi ve son düzeltmeleri de bitirdiğim zaman, Winnie-the-Pooh’ya, Piglet’e ve Yüz Dönüm Ormanı’na veda etmem gerekecek. En azından şimdilik. Bir okur olarak sevdiğim kitapları bitirmek, birkaç günlüğüne ya da birkaç haftalığına bir parçası olduğum o dünyaları terk etmek hep zor olmuştur benim için. Az kitap kahramanı için ağlamadım, tekrar okumalarda bile uğruna ağladıklarım da vardır, itiraf ediyorum. Bir çevirmen olaraksa, birkaç aylığına içinde yaşadığım kitaplara veda etmek daha da zor, hele bir de çevirdiğim kitapla özel bir bağ kurmuşsam. Bu bağ bir de çocukluğuma kadar uzanıyorsa, uzatın mendillerinizi, birkaç gün yatağımda ağlamam, bu yası tutmam lazım. Çocukluğumu özlemeyi hiç bırakamadım, söz konusu çocukluğum olunca iflah olmaz bir romantiğim hatta. Sevdiğim kitaplarsa, çocukluğumun çok büyük bir parçası. Annemle babamın evine her döndüğümde karıştırdığım, kokladığım, varlıklarının bile beni mutlu etmeye yettiği sevgili kitaplarım, çizgi romanlarım. Onlar aracılığıyla başka dünyaları görüp bilmek, başka zamanlara yolculuk etmek, başka hayatlar yaşamak... Çocuk edebiyatına olan sevgim çocukluğuma olan özlemimden. Özellikle çocuk kitaplarını çevirmeyi seçtim, çünkü çocukken güzel kitaplarla tanıştırılmanın değerini biliyorum. İnsanı düşünmeye iten, bazen uykularını kaçıran, hayallere daldıran, sorular sorduran, kaleme kağıda sarılıp öyküler yazmaya, resimler yapmaya iten, yerinde duramamasına sebep olan, herkesle paylaşmak isteği uyandıran türden kitapların değerini. Bir de “kendi yaşam çevre[m] dışındaki olgularla düşleri bilme çabası”ndan geliyor bu çeviri merakı. Ama çeviri çok tuhaf şey. Titiz, meraklı bir okur olmayan biri, maddi getirisi çok az olan, hatta sürdürülebilmesi için ek işler arattıran (düpedüz emek sömürüsü), uzun çalışma saatleri ve ciddi bir öz disiplin gerektiren bu zahmetli işi seçmez herhalde.
Çevirmenin okurluk deneyimi, çevirinin temeli. Roland Barthes, edebi bir metnin, “yazar-tanrı”nın mesajını, tek bir anlamı ileten bir sözcükler dizisi değil, hiçbiri özgün olmayan çeşitli metinlerin çarpışıp birbirine karıştığı çok boyutlu bir uzam olduğunu söyler. Ona göre metin, okurla anlam kazanır. Çevirmenin yaptığı da kendi okuma deneyimini aktarmaktır aslında. Kendince yazarın söylediklerini, yazarın üslubunu korumaya çalışarak aktarmaya ya da o üslubu ve anlamı başka bir dilde yeniden yaratmaya çalışır. Okumanın kişisel bir deneyim olduğunu düşünürsek, ortaya çıkan çeviri metin de çevirmenin niyetini, hislerini ve ahlaki değerlerini de ortaya koyacaktır (çevirinin etik boyutu, başka bir yazının konusu). Cervantes’in Don Quixote’u, Marquez’in Kolera Günleri’nde Aşk’ı gibi müthiş eserleri İngilizce’ye kazandıran değerli çevirmen Edith Grossman’a göre, çevirmenin en büyük hedefi, çeviri metnin okurlarının, duygusal ve sanatsal açıdan özgün metnin okurlarının estetik deneyimlerine yakın bir deneyim yaşamasıdır. Bu hedefe ulaşmak için, iki dili bilmek yetmez. Çeviri, anlamın bir dilden diğerine aktarılmasından ibaret değildir. Diller yaşamla, kültürle iç içedir. Çevirmenin iki dildeki farklı üsluplar, sözcüklerin farklı etkileri, anlamları biçimlendiren toplumsal, kültürel yapı, yananlamlar konusunda kendini geliştirmiş olması – ve hiç durmadan geliştirmeye devam etmesi – gerekir. Yaratıcı olması, o meşhur “çevrilemeyenler” karşısında yılmayıp çözümler üretmesi gerekir. Bütünlüklü, tutarlı bir metin yaratmaktır işi. Özellikle kurgu metinler, kendi gerçekliği konusunda tutarlı olmalı, yarattığı yanılsamayı kesintisiz sürdürebilmelidir. Çeviri metinler de, özgün metinler gibi, bu yanılsamayı korumanın gerekliliğiyle kısıtlanmıştır. Amaç, kaynak metnin tıpatıp aynısı olan bir sonuca ulaşmak değil, ona olabildiğince benzer bir etki yaratan bir metin oluşturmaktır. Ortaya çıkan çeviri metin, okuma sırasında okurun kafasında yeniden yaratılır. Mekanlar, karakterler, her okurun kafasında farklı biçimlerde canlanır. Yazarın hayal ettikleri, önce çevirmenin, sonra da okurun algı süzgecinden geçer, tekrar tekrar hayat bulur.
Çeviriyi daha genel anlamıyla ele alırsak, hepimiz sürekli çeviri yapıyoruz aslında. Gördüklerimizi, duyduklarımızı, okuduklarımızı sürekli kendi deneyimlerimiz ışığında “çeviriyor”, öyle anlıyoruz. Ama çevirmen, bir noktada okurluktan yazarlığa geçiş yapıyor. Çevirmen yazar mıdır değil midir meselesi tartışmaya açık bir konu elbette. Ancak çevirinin de bir tür yazarlık olduğunu, en az yazarlık kadar yaratıcılık gerektirdiğini savunan birçok akademisyen ve çevirmen var. Yine Edith Grossman bunlardan biri; çevirinin bir eseri yeniden yazmak olduğunu, çeviri eserin yazara ait olduğu kadar çevirmene de ait olduğunu söylüyor: “Yadsınamaz bir gerçek var ortada: Bir yapıtı başka bir dil için değiştirdiğimizde o yapıt bize ait olur (ancak gizemli ve anlaşılmaz bir biçimde aynı anda özgün metnin yazarının da olmayı başarır.)” Çeviri bir eseri okurken yalnızca yazarı değil çevirmeni de okuyoruz, bir anlamda onun süzgecinden geçmiş halini okuyoruz metnin. Bir yazarı ama yalnızca o yazarı okumanın tek yolu yapıtını özgün dilinde okumak, bu da büyük bir keyif, ancak çevirinin de kaynak esere bir şeyler kattığı, hatta okuma zevkini artırdığı durumlara da az rastlanmıyor. Aynı metnin farklı çevirmenlerin elinden çıkmış çevirileri arasında sıklıkla ciddi farklar oluyor; birçok edebiyat okurunun “tercih ettiği” ya da kapakta ismini görünce daha fazla düşünmeye gerek duymadığı çevirmenler mevcut mesela. Çevirinin hedef kitleye göre farklılaşabildiği de oluyor, bu özellikle çocuk edebiyatında çok karşılaşılan bir durum. Mesela hedeflenen yaş grubuna göre kullanılan kelimeler değişebiliyor, kelime dağarcığı genişliyor ya da daralıyor, isimler olduğu gibi bırakılıyor ya da uyarlanıyor. Özellikle sekiz yaş altını hedefleyen kitaplarda, isimleri Türkçeleştirme yoluna gidiyor birçok yayınevi. Bu seçimden pek hoşlanmadığımı, şu ana kadar kaçınmaya çalıştığımı söylemeliyim. Kitaplar, özellikle çeviri kitaplar, çocuklar için farklı kültürlere açılan kapılar gibidir. Başka dillerden kelimelerle, isimlerle, farklı alışkanlıklarla tanışmak, içinde yaşadıkları dünyanın dışında başka dünyalar da olduğunu haber verir çocuklara. Çok kültürlülükle erken yaşta, büyüyüp önyargılarla kuşatılmadan önce tanışmak için güzel bir ortam sunar. Kaldı ki çeviri, özgün metnin dilini ortadan kaldırmak, izlerini tamamen yok etmek anlamına gelmemelidir. Diller yaşayan varlıklar gibidir ve birbirleriyle sürekli bir iletişim, bir alışveriş içindedirler. Hiçbir dile hakim olmadan kolaya kaçarak birkaç dilden ödünç alınan sözcüklerle konuşmaktan, yazmaktan söz etmiyorum elbette. Çok dilliliğin farkında olmaktan, dillerin birbiriyle olan sürekli ilişkisinin bilincine varmaktan, hatta dillerin birbirini beslemesine belki katkı koymaktan ya da en azından bundan keyif almaktan söz ediyorum. Ne de olsa çok dilli edebiyat yüzyıllar öncesine dayanıyor. Shakespeare, Chaucer, Pope gibi ünlü edebiyatçılar eserlerinde farklı dillerden faydalanmış, kelimeler ödünç almıştır. Shakespeare bu şekilde İngilizce’ye en çok yeni kelime kazandıran yazar haline gelmiştir.
Genç zihinler elbette ana diline hakim olabilmeli ama farklı dillere karşı da algıları açık olmalı. Bu da en çok edebiyatla mümkün, çünkü bu kelimelere bir metin içerisinde maruz kaldıklarında, kelimenin etrafını saran kültürel atmosfere de göz atma imkanları oluyor. Belki bu sayede daha çok merak duyuyorlar. Bu merak onları başka şeyler okumaya itiyor. Akşit Göktürk, “Çeviri metin, kaynak metnin dil ile kültür dünyasını, gereken ölçüde yankılandırmalıdır” der. Bunun çocuk edebiyatı için de geçerli, hatta gerekli bir anlayış olduğu kanısındayım. Hatta çocuk kitaplarının ve yetişkinlere yönelik kitapların çevirisi arasında bir fark olduğunu düşünmüyorum. Olmamalı da zaten. Çocuklar uyarlamalara, basitleştirmelere ihtiyacı olan varlıklar değil. Pıtırcık’ı, Lüplüp’ü, Çarpım’ı, Dalgacı’yı ve arkadaşlarını bu eleştirinin dışında bırakıyorum, onlar benim çocukluk arkadaşlarım...
KAYNAKLAR:
-Barthes, Roland (1977), Image Music Text, London: Fontana Press.
-Boase-Beier, Jean (ed.) & Holman, Michael (ed.) (2014), The Practices of Literary Translation Constraints and Creativity, New York: Routledge.
-Göktürk, Akşit (2013), Çeviri: Dillerin Dili, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
-Grossman, Edith (2017), Çeviri Neden Önemlidir?, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
-Reynolds, Matthew (2016), Translation a Very Short Introduction, Oxford: Oxford University Press.
-Van Coillie, Jan (ed.) & Verschueren, Walter P. (ed.) (2006), Children’s Literature in Translation: Challenges and Strategies, New York: Routledge.
*Bu yazı daha önce Uçsuz dergisinin Ocak-Şubat-Mart 2019 tarihli 6. sayısında da yer almıştır.“
