
Sekizinci Kıtada: Bayan Unguentine’nin Seyir Defteri
Esma Akalın
#rüzgaraltıyazı
Unguentine. Bir kadının sonradan verilmiş, bir mavnanın bahşedilmiş adı. Bu ad, ikisinin de sahip olduğu değil ait olduğu bir şey. Üstelik doğar doğmaz değil, çok sonradan yabancı bir erkeğin “himayesine” girdiklerinde böyle anılmaya başlıyorlar. Bu 10 harfin altında, üstünde, güvertesinde, kamarasında, kaptan köşkünde hayatta kalmaya çalışıyorlar. Aslında ismin de kadının da geminin de asıl “sahibi” Kaptan Unguentine.
Stanley Crawford’un 1972 tarihli romanı, Bayan Unguentine’nin Seyir Defteri, dış dünyadan tamamen soyutlanmış bir ilişkiyi bu ait-sahip ikileminde satırlara döküyor. O satırlarsa, gittikçe bulanıklaşan, okuması ve takip etmesi zor bir metne dönüşüyor elimizde. Okuyucuyu kendi idrak kapasitesinden şüphe etmeye iten bir tarzı var Crawford’un. Görünüşte hafif, yükü ağır bir kitap yani. Tıpkı Bayan Unguentine’nin zihni gibi, çünkü anlatıcımız o. Güvenilmez anlatıcımız.
Yazar kendi üslubunu öyküsü ve karakterlerine dayatmak yerine, kalemini onlara göre eğip bükerek bu güvenilmezliği pekiştiriyor. Biz de, kocası tarafından ömrünü bir gemide geçirmek zorunda bırakılan kadın kahramanımızın bilinç akışıyla hikâyenin de mavnanın da içinde kayboluyoruz. Bayan Unguentine sürekli zorbalandığı, istek ve becerilerine her gün ket vurulduğu, açık denizlerde özgürlük söylemi altında tutsak edildiği bu yerde o da yer yön duygusunu yitiriyor. Bay Unguentine ise kadının engin denizlerdeki tek pusulası olarak kalmak için elinden gelen her şeyi yapıyor.
Evet, mavnanın içinde de kayboluyoruz, çünkü, belki daha bir mavnanın neye benzediğini bile bilmiyoruz ama yazar bizden yüzen bir taşıtın üzerinde bahçeler, ağaçlar, nehirler, gök kubbeler hayal etmemizi istiyor: Koca bir adayı, dünyanın sekizinci kıtasını. Biz o gemiyi gözümüzde canlandırmaya çalışırken Bayan Unguentine’nin sesi arka planda akıyor. Onun hikâyesini büyülü, masalsı, mitolojik, epik bir anlatıya çeviren şey işte bu mekân. Sürekli büyüyen, gelişen, hayat veren, can alan, can yakan bir yer. Kaptan onu şekillendirirken aslında o da karı kocanın yaşama, birbirini sevme ve birbirinden nefret etme biçimlerini şekillendiriyor: Bayan Unguentine isimli bu mavna. Belki de Adem ve Havva’nın cennetten kovulup düştükleri dünya.
Crawford’un ince düşüncesi ve usta kaleminin sonuçlarıyla büyülenmemek elde değil. Sevgisini bir türlü doğru dürüst ifade edemeyen, belki bu duygusunun farkında bile olmayan kaba saba bir adama yaptırdığı icatlar, onun yaratıcılığının en ücra köşelerinden çıkarttırdığı buluşlar ve ona verdiği limitsiz gibi görünen el becerisi gemiyi başlı başına bir ilan-ı aşk eserine dönüştürüyor. Fakat aşkın bu şekilde ilanı, maşuku nasıl oluyor da kraliçeler gibi bir yaşama değil de on yıllar süren gemi köleliğine mahkûm ediyor?
Kadın ve gemi arasındaki isimdaşlık, kimliklerinin yer yer karışmasına, birbirine girmesine sebep olarak ikilinin Kaptan Unguentine nazarındaki statülerine dair algımızı derinleştiriyor. İkisini de istediği gibi yontup biçen, kendisinden başka bir yere demir atmalarını engelleyen, kendi sevme biçimini dayatan bir tiran var karşımızda. Mavna, ekosistemi büyüdükçe adamın değil doğanın kanunlarına tabi olmaya başlasa da kadın o ekosistemde gittikçe küçülüyor. Adam ölse de doğsa da asla gerçek özgürlüğü tadamıyor.
Kitabı açıklayan epiloglara karşı önüne geçemediğim bir düşmanlık beslesem de, Ben Marcus’un sonsözde yaptığı benzetmeye katılmadan edemiyorum: Ingmar Bergman’ın aile içi zalimlik tasvirlerinde ve Jules Verne’in deli işi bilimsel maceralarında yarattığı hisler, Bayan Unguentine’nin Seyir Defteri’nde alışılmadık şekilde bir araya geliyor. Tuhaf romanlar okumayı sevenler ve metinle biraz didişmeye itirazı olmayanlar için enfes bir deneyim.
Bayan Unguentine’nin Seyir Defteri, Stanley Crawford, Çev: Suat Kemal Angı, Jaguar Kitap
