
Son Akşam Yemeği
Gözde Taşgetiren
#yetişkintayfayaöykü
Niyetim onu öldürmek değildi.
Teyzelerimin zamanında daha kolaymış bu gönül eğlendirme işleri. Hamamda, sıcaktan fenalaşacakken soğukluğa adım atan delikanlıların aklını alırlarmış. Onlardan çok şey öğrendim. Asıl tehlike, sofrayı hazırlayanın elinde değil, masaya oturanın ağzındadır mesela. Bugün, şu kimsenin kullanmadığı uygulamada eşleştiğim gecenin kralına yemek pişirdiğim için teyzelerimle sabah kahvemizi içemedik. Fotoğrafları hep karanlık, yüzünü tam seçemiyorsun ama sesi kendinden emin. Gecenin kralı mahremine çok özen gösterdiği için sadece evime gelirse buluşmayı kabul etti. Sarımsak soğan alerjisi varmış, bizim Tarsus yemekleri de onlarsız olmaz. Miktarını iyi ayarlarsan kimseye dokunmaz. Hem hayatın şifası, panzehiri, yani ben, yanında olacağım. Bir de evde ayna varsa üstlerini örtmemi istedi. Kapı çaldı; bir dakika bekleyin, geliyorum.
Çiçek göndermiş kral efendi. Bildiğimiz çiçekçi çiçeklerinden değil, özel bir çiçekmiş, adı da gecenin kraliçesi. Kokladım. Tatlıydı ama altında başka bir şey vardı, toprağa yakın, nemli bir şey. Güneşe baksın diye pencerenin önüne koydum.
Kapı tekrar çaldığında boynumdan hiç çıkarmadığım zebercet taşı kolyem sanki ateş aldı. Elimle tuttum taşı. Bırakmadım. Karşımda bembeyaz, neredeyse kanı çekilmiş diyebileceğim bir bey duruyordu. Gözlerime uzun bakmadı. Masaya oturduğunda, Tarsus’tan gelme pekmezlerden mi ikram etsem diye düşündüm ama daha yeni tanışırken ne bu böyle. Annesi miyim ben?
Bir anda söze girdi: “Pek sıcakkanlı değilsiniz, galiba?”
Yemeğe dokunmadı önce. Getirdiği şarabı açmamı rica etti. Balkan şarabıydı galiba. Şarabı kokladı ama içmedi. Ben ne yapacağımı bilemedim, elim bir türlü kadehe gitmedi. Şarap sevmem zaten. Ballı süt tatlı dilimi ortaya çıkarır. O da bu yemek masasına uygun değildi.
Bir lokma aldı sonunda. Sanki tadı çözmeye çalışır gibi uzun uzun çiğnedi. Sonra yüzü önce sarardı, sonra yeşerdi. Sandalyeden kaydı. Dudakları soğuktu. Nabzını bulamadım.
